Bir Hikaye

I

Sessiz soğuk bir odada ,’Makbule sana gülmek çok yakışıyor’ deyiverdim. Hoş bir kahkahaydı inan bana… Pazarda devine devine arayıp bulduğumuz kırlentleri fırlattın suratıma. ‘Kız Zehra’ deyişin komik mi?!Yırttı ansızın o soğukluğu. Çay koydum önüne ya, neyse ki dökülmedi, ‘hadi anlat’; demesi kolay, ancak dedikoduya girer, nihayetinde ‘Kuran çarpsın’ dedirtme bana. ‘Nazlı, Nazlı’yı anlatmamı istedin yine…’Zorlanarak geliyorum bazen buraya biliyor musun, Rıfkı sık dışarı çıkmamı istemiyor. Bizim orası söyler..’ Hadi gül ,gül yine. Tepsinin danteli de pek güzelmiş. Yavaş yavaş karıştırıyorum ,çayımdaki şekeri dikkat edersen. Sohbetlerimiz baldan tatlı olur inşallah. Kahkahan, ince buruk bir bakışa dönüştü nedense. Kaşığımı usulca tabağın kenarına koydum. Gözlerimiz bir an yerdeki göbekli halıya dokundu. Sıcak bir yudum aldım önce.

‘Nermin Teyze’nin oğlu, bazen leblebi getirirdi bize, o az rahatsızdı, hatırlarsan eğer, küçükken evlerini su basmış, sebebi, lakin pek anlaşılmıyor, annesi hep temiz gezdirdi onu.. Babası ve amcasıyla çalışmaya başlamış. Gözleri çok güzeldi o çocuğun. İşte o, Nazlı’ya aşık gibi, sanki uzaktan izliyor onu. Ben ‘o’ olmaz dedim; okumuş. Nazlı üniversiteli…’

İşte böyle bir başlangıç yaptın, ben bir yorumda bulunamam, edebiyatçı değilim; yalnız belki daha ılık bir giriş hoş olabilirdi, biraz daha mekan olarak anlatı katabilirdin giriş kısmında..’ Önündeki salata kasesini tezgaha koydu Tez. Soslar neredeydi. Buzdolabını yeni değiştirmişlerdi ve kullanımı kolaydı, hızla dışarı çıkardı. Arkadaşının bir sos tarifi vardı elinde ve birazda fesleğen kurusu attı içine. Salata nefis oldu, artık eti kızartabilirdi.. Kızgın tavadan gelen o hoş cızırtıydı kulağına giden. ‘Anne, ben acıktım ve bu ödeve konsantre olamıyorum, ayrıca et nefis gözüküyor..’ Yorgun bakışları ile Arp ada tezgahın arkasındaki ahşap sandalyeye yığıldı..’ yorgun gibisin.’ anne kız arasında hafif bir gülüşme oldu.

‘Dışarıda hoş bir kar yağışı var, hani ‘lapa lapa’ derler ya. Ocakta pişen çayın sesi geliyor kulağıma…Kırmızı erik istedi canım, hadi ordan ..Sessiz bir gün bize merhaba diyor; başka ne diyor. Gel bakalım Çan Çan. O bizim tekir kedimiz, bir akşam vakti kapımızın önündeydi ve bize sormadan usulca içeri girdi, çok asildir kendileri.. Mısırlılar kedilerin mumyalarını yapmış uzun yıllar. Saatim kaç?’ Tez tartan kumaşı terliklerini tekrar ayağına geçirdi ve yavaş yavaş kahvaltı hazırlamaya başladı. Tuzsuz peyniri kavanozdan hafifçe çekti, çeddar peyniri ile beraber ahşap masanın üzerine koydu, sıcak fırından çıkardığı çörekleri yanına yerleştirdi ve bal.. ‘Uykucu haydi uyan.’ Çan çanı kucağına aldı ve usulca Arp’ın odasına girdi. ‘Matmazel uyan bakalım, bak kar yağıyor.’

Ölümden önceki bir hayata inanır mısın? Yeniden doğuşa…

Sıcaktın bu gün olduğundan daha sıcak .Gözlerinin içiydi gülen duvar resminin önünde. Benden başkası fark etmedi muzip ve anlamlı bakışlarını. ‘gel gidelim’ buralardan der gibi kısa saçlarını ellerinle karıştırırken buğday taneleri saçıldı sanki eteğine ve kenarı oyalanmış yazman, boynundan koynuna dökülüverdi.. Şarabın taze tadı ,soframdaki tuz gibi, aynı babamın anlattığı masal gibi ‘bir tutam’. Nikah ertesi yağ ile yollanan,kimi zaman..Bereket olsun diye..

Yollar net gözükmüyor ve yer oldukça kaygan, ilerisi nasıl bilmiyorum, sadece iyi değil hissediyorum. Neredeyiz ;sanki dağların arasında kalmış bir düzlüğün tam ortası. Ah elmanın yarısı , aşk tanrısı. Çadırı bir kayanın eteğine kurarsak daha iyi olacak gibi, ateşte yakmalıyız hava kararmadan. Neden buradayız bilmiyorum ,kaybolduk işte.. Halimize gülüyorum.

Günün taze ışıkları Tez’in yüzüne vurmaya başladı. Birkaç damla su kızıl saçlarının üstüne dökülüverdi ansızın sıkıntıyla gözlerini açmaya çalıştı , yün örgüsü geyik desenli hırkasını üzerine çekmek için ellerini üzerinde dolaştırmaya başladı. Soğuktu, fakat nedense mutluydu, Karl yanındaydı.. Onun yeşil gözlerine bakarak uyanmak ,ona sarılmak en sıcak duyguydu ve onunla kaybolmak ,onu bulmak gibi bir histi. Pişman değildi..

Uzaktaki dağ eteklerinde dolaşan küçük bir sürü var. Mendilim göğsümün üstünde…Hafif bir gülümseme ince dişlerinin arasında, Karl’ın ellini sıkıca kavradı. Şimdiye kadar tek ellediği sıcak, yumuşak, çıkarsız. Birlikte sürüye doğru koşmaya başladılar, elbette birde çoban vardır yakınlarında. Sırtlarında gri çantaları ,botları, kahkahaları ve hatalarıyla.

Komik yüzlü sevimli bir çocuktu onları köye getiren..

En bilindik .

Rüyamda gecenin tam üçünde küçük bir kız çocuğu yatağımın yanına geliyor ve aksanlı bir İngilizce ile “neden” diye soruyor. Küçük elleri kollarımın üzerinde ve hep hissediyorum. Onun lacivert bir hasır şapkası var, elbisesinin üzerinde gemi resimleri…Kahverengi saçları tam ortadan ayrılmış ve bir Sinatra delisi. Rugan ayakkabılarıyla dans etmekten hoşlanıyor. Kasabanın sahilinde dondurma yemek, karamelli. Sonra kayboluyor.

Tez ve Karl çok süslü bir odada kaldı o köyde. Bileklerine örgü bilezikler taktılar. Kızıl saçlarına mavi oyalı yemeni…Süt, bal içirdiler. Güneşin en güzel halleri vurdu yüzlerine. Göğsünden çıkan mendili, kendi göğsüne koydu, ince, narin ahşap yontu bir yüzüktü ağlatan, sanki hep yanındaydı. Ordaydı, veranda da. Ona bakıyordu ve şarkı söylüyordu.

İnce bir gülümsemeydi dudaklarının ucunda, eski köprünün üzerinden geçerken otobüsle ; sağa sola savrulan saçlarındı, ellerindi ellerimin üzerinde sıcacık yine. Bir salı akşamıydı beş sularında o küçük kahvede , yediğimiz kırmızı bir pastaydı üzerinde kakaodan yapılmış bir kalp…Masada yanan mumdu yüreğim gibi titreyen ,yağan yağmurdu pencerenin dışında ve arkamda tuhaf gülümsemeli kadın tablosu çerçeve içinde. Sarı bir çiçekti saçlarımın arasına taktığın, parmaklarındı çenemi öpen, ıslaktı gözlerin, mavi üzeri bulut desenli kravattı sana aldığım ,griydi ceketin hiç unutmadığım ve hoş bir müzikti sarhoş eden hislerimizi ,sıcak çayını yudumlarken saat beşte eski bir şehirde, sıkı sıkıya sarılmıştın oradan çıkarken ,yerdeki taşları hissetmiyordu ayaklarım ve hissetmiyordu bedenim senden başka hiçbir şeyi…

Bu gerçekleşmedi…

Sadece kelimelerin arasında kaldı. Sadece satırların, noktaların ,virgüllerin ,ünlemlerin arasında…Devamlı sabırlı satır başları yaşandı hayatında. Devamlı satırbaşları. Bir salı akşamı olmadı, bir cuma yada herhangi bir gün…Düşledi sadece. Gerçek değildi sadece bebeği , dünyaya yapayalnız getirdiği bebeği gerçekti… O soğuk ,yalnız hastane odası gerçekti ve doğru titreyen elleriydi belirsiz bir hayata adım atarken, gözleri yaş içerisinde uyanırken. Neredeydi o aşk, neredeydi güller, neredeydi sevgi !?

Uyandı.

Mavi bir hırkası vardı ,hasır şapkası ve hep ‘neden?’ diye sorardı. Yeşil gözleri aynı sen, hep sen. Bunları senle yaşayan annen…

Düşümde seni gördüm yine, eflatun bir bahçeydi, erik ağaçları, kırmızı çınar tam ortasında ,pencereden bana gülümsüyordun ,sessizdim ve o alacalı tekir yavaşça sokuldu bana ,elmalı turtaydı annemin bize taptaze pişirdiği ve seramik beyaz tabaklardaki gül kabartmalarının üstünde sade krema ile servis ettiği. Sonra kayboldun. Arp büyüyor ve her yeni yaşında seni anıyorum.. Zamanla pembeye döndü işte o bahçe ,saf gibi ,duygusal. Kuş sesleri avuttu bizi…

Onu görmeye giderken öldün…Bir araba kazasında ve arp seni hiç tanımadı…

Annemin başımı okşadığını hatırlıyorum. Beyaz çorba ve salata kasesini turuncu tavşan motifli yün patikleri, tavandaki eski boyayı, kuru yemişleri. Annemin ağlayışını, ayağımdaki eski spor ayakkabılarımı, yeşil bir koridor hatırlıyorum sensiz ,yavrumla uzaklaşırken odadan, unuttuğumuz yorgun kanepeyi ,eski gazeteyi arkada bırakırken… Yola fırlatılmış kağıt mendiller gibiydik. Dağınık.

Ağaçların düşen yaprakları altında dans ediyoruz, sanki rengarenk bir düşün ortasında ; melez bir kuzunun ürkek bakışları altında, benekli bir top ansızın bacağıma çarpıyor, neşeli bir kahkaha atıyorum; mavi bir boncuğu hırkanın üzerine takıyoruz, hatıra olarak ,topa hafifçe vurarak çimlerin üzerinden gidişini ve küçük su birikintisine düşüşünü, izliyoruz.. Bahçedeki ahşap bankta otururken annemin kahveli süt ve bisküvi ikram edişini, daha ağlama derken…Sessizliğini, rüzgarı, lavanta çiçeklerinin hoş kokusu üstümüzde. Sahili, kumları, küçük çocukların kovalarını ,kelebek kalıplarını, dalgada kaybolan ‘seni seviyorum’ yazısı eşliğinde, yine de her gün batımında ağlayışımı…

Sana kelimelerin değerini hatırlattı…Sanki ağır bir evlilikte kaybettiğin eşin elleri gibi. İzlediğin , aradığın, okşadığın parlak bir alyansı, veda ederken salladığı, arka arkaya..

Yeni bir gün doğacak ve sen yine güneşi izleyeceksin. Gün hiç bitmesin diyeceksin…Elindeki anahtarlığın parlak bir tarafı var. Doğru kapının önüne geldiğinde ,onu açmak isteyeceksin. Doğru kapın, mavi…

İpe renkli plastik boncukları dizmeye başladın, masanın üstünde duran ufak cam kaptan yavaş yavaş alışını seyrediyorum. Koridorun ucundaki bu oda, bir zamanlar uçurum gibi gördüğüm bir yerdi, ancak zamanla sende oluşan tebessüm beni rahatlattı, artık öyle görmüyorum…Umarım mutlusun. Seni ziyarete her geldiğimde bana el işi ufak hediyeler verdiğin için çok teşekkür ederim. Yolda eve dönerken onları okşuyorum, ağladığımda öpüyorum unutuyorum.

‘Anne o kutu boştu…İçi. Çok üzülmüştüm o yıl. Sonra sen kenarı nakış işlemeli bir mendil yerleştirmiştin içine. Küçüktük hani ,kız arkadaşım ile erkek kardeşine göstermiştim. Birlikte deniz kabukları toplardık sahilde, bir torbam vardı, kendimi dünyadaki en değerli hazinenin sahibi sanırdım. Onları mendilimle parlatır ufak bir örtünün üzerine yerleştirirdim. Seyrederdim. Sonradan kız arkadaşım ailesi ile İngiltere’ye yerleşmişti .Bana oradan deri bir kolye göndermişti . Bende o sedef kabuklardan birini ucuna takmıştım. O kutuyu yatak odasındaki dolabın arkasında buldum .. Kolye mendilin içinden çıktı. Mendili geçen gece evlenen kuzenimin ceketinin cebine yerleştirdik, işli kısmı dışarıda kalacak şekilde. Düğün sonrası Arp hiç düşünmeden mendili cebinden çekip aldı…Yüzündeki ifadeyi görmen lazımdı, ‘Üzgünüm ama bu çok değerli’ deyip ,boynundaki kolyeyi parlatışı var…’ Sessizleştik, bak yine dudaklarının ucunda aynı tebessüm var.

‘Sana kitap okumamı ister misin?’

‘Kelimelere dokunurken dikkatli ol!’ Tez annesinin ne demek istediğini anlayamadı.. Başını hafifçe ona doğru eğdi. Elindeki kitap ansızın yere düştü. Tuhaf bir irkilmeyle yerden aldı. Pembe beyaz keten elbisesinin yakasını ve saçlarını düzeltti. Ona baktı. ‘Sen eskiden yazardın…Bana mutfaktaki pencerenin önünde ,yazdıklarını okurdun.. Her seferinde sana teşekkür ederdim, o satırları sıradan hikayelerle doldurmadığın için.’ Islak gözlerini kızının gözlerinin üzerinde gezdirdi yaşlı kadın. İnce elleri ile dizlerine dokundu. Tekrar hafifçe gülümsedi. Oldukça sıcaktı.. ‘Masumiyetini hiç kaybetmedi yavrun , senin en değerli parçan. Bana onu anlat, bizi anlat.. Hep..’ ‘Benden sonra da.’

Akşam yemeğini Arp’le televizyonun karşısında ‘tatlı cadı’yı izleyerek yedik,bana ‘burnumuza her dokunduğumuzda keşke dileklerimiz gerçek olsa anne’ dedi. Devasa bir dileği var mıydı? En çok istediği neydi? Nedenlerimi ,niçinlerimi sorguluyordu ‘ben’ gibi. Tabağımdaki tavuk parçası ansızın yere düştü, çan çan hızla koşup parçayı kaptı…Seni obur hayvan. Sonra bir bez almak için oturduğum koltuktan yavaşça kalktım.. Banyoya doğru yürümeye başladım. Tuhaf bir şekilde duvara bakıyordum..Dün astığım fotoğraf nerdeydi..Sağıma soluma baktım ve anlamsız bir sekilde çalışma odasına daldım.Ordaydı masanın üzerinde.Oysaki onu duvara astığımdan emindim ancak duvarda bir çivi hatta izi dahi yoktu. Önüme bakarak banyodan bir bez aldım ve salondaki halıyı silmeye başladım Arp ayaklarını hafifçe kenara çekti ve izlediği diziye gülmeye başladı..

Bendeki son olay bu,unutkanlık..’Son zamanlarda herkez unutuyor ‘dedi annem. Sağol..

Çay saatinde önümde duran çöreklerden sana da getirmemi istermisin?

Hemşire kapının yanında duran levhaya küçük bir not ekledi. Sandalyeler çok rahat diyemiyorum ancak işlevini görüyor.Tam iki saatir burdayım ve aklım hala karışık.Az önce Arp aradı ve dönem ödevinden geçer bir not aldığını söyledi Yaz başlangıçları ve dönem sonları hep böyle telaşlı geçiyor bizde.Hastane dönüşü onunla alışverişe gideceğimize söz verdim, ona koltuk altı deodarantı alacağız ve tabi anneannesinin özellikle tembihlediği aliminyum içermeyen türden.Aslında ben kendi kendine koku üreten ve doğal yağ karışımlarını kullanmaktan hoşlanan biriyim. Ancak hala burdayım ve sıramı bekliyorum..

Bir tümör tesbit ettiler, ultrason ve tahlillerin ardından. Bilmiyorum..Anneme Arp’i emanet etmek..Bunu hiç düşünmemiştim ve ona neyi ya da neleri öğretmem lazım. Eğer ben olmazsam.Lütfen bakım evinden ayrılıp tekrar ayakta durabilirmisin anne, Arp için, ben ölebilirimde..Sonra kafamdaki korkunç geleceği hızla sildim.Nereye;nereye gidiyorum..Bu çok zor,kolay değil.

Asla…

II

İKİNCİ ŞANS

Banyodan usulca dışarıya çıktı ve elindeki pembe havluyu yavaşça Sedef’e verdi. Ufak yumuşak ayaklarıyla koynuna sokuldu, küçük avuçları, beyaz pijaması ile sanki yün yumağı gibi annesinin kolları arasında gezinmeye başladı. Yeşil gözlerini gözlerine dikti ve ‘söz vermiştin bana ‘diyerek homurdandı. Neye söz vermişti hatırlamıyordu…Son zamanlarda bir çok kişiye söz vermişti. Kapıcıya, bakkala, manava…Çalıştığı kahvedeki insanlara.. Ama ona verdiği söz önemliydi, hemen yerine getirilmeliydi çünkü o evin prensi,kuzusu minik direği her şeyi idi.

Hayatı güzelleştirmek adına birçok denemeler yapıyorum. Dün Noel ağacını ve yanıp sönen renkli ışıkları çıkardım. Biraz yıpranmış olan topları ve artık yerinde duramayan ağacı ahşap dolabın üzerine yerleştirdim. Işıklarını yaktım ,tabi plastik bantlarla sabitlediğim fişine dikkat ederek. Fırında sucuk ve kaşar peynirli ekmekleri yakmadan kızarttım. Sizi bilmem ama ben hala toz karışımlı soğuk içeceklerin hepsine “oralet” derim. Oralete buz koymayı severim ancak bu sefer koyamadım çünkü buz kalmamıştı. Geçen akşam incittiğim ayak bileğime tampon yapmıştım . Annemin ördüğü yün hırkayı biraz daralsa da kullanmaya devam ediyorum. Zayıflamak istiyorum…

Kedi, kedi alacağımıza söz vermiştin. Bir yavrucuk, bana, bana alacaktık, söz vermiştin…Doğru söz vermiştim ancak ona bakmak ve sorumluluğunu almak beni oldukça düşündürüyor. Bu sabah ufak bir yavruyu çöplerin, çalıların arasında gezinirken gördüm. Kocaman ela gözleri ve kırçıllı gri tüyleri vardı. Az biraz iletişime geçmeye çalıştım , yani göz teması kurmaya çalıştım ancak o tuvaletini yapmakla meşguldü. Eminim Den onu çok severdi, öperdi…

Yazın kahvede işler biraz daha fazla oluyor. Patronum iyi niyetli bir bayan. İşinde iletişime çok önem veren birisi, bu yüzden müşterilerin çoğu ile arkadaş. Zaman zaman onların dertlerini dinleyen , hatta çözümler arayan kişilikte. Daha renkli atmosfer yaratabilmek adına bazen canlı müzik yapan bir gençte katılıyor grubumuza. Çok hoş gitar çalan ve güzel sesli birisi…

Den ve ben…Kuzeye doğru gittikçe hava soğuk oluyor..

Yüzümü esen rüzgara doğru çevirdim. Kollarımı sana açıyorum…Sonsuz maviye, uçsuz bucaksız denize bakıyorum. Neredesin ey sevgili ?! Kolları yamalı paltomdan mı utandın?! Yoksa aşk merdiveni çiçeğim üzdü mü seni?! Arkamda yalnızlık; estikçe dalgalanan siyah saçlarım vursun kıyıya. Belki hatırlarsan yaldızlı çerçeveyi masamda duran. Son gülen gözlerin bana bakan…Çoktan kaldırdık…

Banklar bizi iyi tanır Moda sahillerinde. Den ile orda defalarca köşedeki fırından simit alıp yerdik . Küçük dudakları bazen büzüşürdü ancak adını Kahve koyduğumuz bir köpek bizi mutlu ederdi. Kahve öylesine uysaldı ki. Ne zaman orda olsak yanımıza gelir ve başını bacaklarımın üzerine koyar. Onu okşarken rahatlardık…Buralardan ayrılırken onu yanımda götüremediğim için üzülmüyor değilim. Birde çiçekçinin al diye ısrar ettiği sarmaşığı almadığıma. Yanımda taşıyamayacağımı düşündüm. Kucağında götürebilirsin demişti bana. Parktaki salıncağı. Kedi besleyenleri.. Cep telefonu ile çektiğimiz sahili..

Hafızan kayıpmış onu hatırlayamamışsın…Ölmüş…

………

Ahşap meleklerden birini kapıya ; fili Den’in odasına pencereye astık. Patiskadan bir ayıcık diktim ona, yeşilli kırmızılı çiçekleri var. Dalga sesleri geliyor kulağıma , deriden bir bileklik yaptım bileğime, üstünde ‘hatırla’ yazan…

Evlendiğini bilmiyordum. Bir şarküteri girişinde öğrendim.. Alamadığım kurutulmuş etti. Abim geçen hafta getirdiğinde hatırladım.. Ağlayamamış, donup kalmış, turnikelerden geçememiş kambur haliyle debelenen kendimi düşündüm birden. Saçı başı dağınık Den ve ben… Bakmadın bile bize…Önümüzden öyle geçip gittin.

Bir daha hiç üzülmedim sana…

Yüzünün üstündeki küçük çiçeği bana uzattı. Sırtında rengi solmuş mavi bir yelek, acılar içerisindeki küçük bedenine bol gelen benekli elbisesini düzelterek. Ah peri, eli, eli ,göğsümü işaret ediyor. Ah peri , eli , dağınık saçlarına kırmızı kurdeleli taç olsam, tez olsam. Sonra kayboluyor, silikleşiyor silueti , yeşil bahçeye, sonsuzluğun derinliklerine ağaçların ardına ,karanlığa saklanıyor. Kendimi yokluyorum hala yerinde miyim diye. Çizgili gömleğimin ortasındaki leke büyüyor, büyüyor her yerimi kaplıyor. Yavan bir göl gibi. Bir balık gibi çarpıyor yüreğim, onu takip edemediğimden, koridorda öylece kayboluyor. Yalnızlığıyla…Sadece bir çiçek kalıyor avuçlarımda, ağlayan gözlerim kalıyor…Ölümden sonra yeniden dirilmeye çalışan bir ruh gibi.

Yeni hayatımıza uzaklarda bir yerlerde başladık. Senden sonra…Çalıştığım yerdeki herkes, o , diğer insanlar, seni öldü biliyor. Bir kazada.

“Neden ona onun adını verdin…” Ondan nefret et, bu ve “o” bir yabancı…Teyzem sıkça sorardı bu soruyu. “Bir yabancı” derken gözleri kocaman olurdu.. “”, o…Diye kahkaha atardım. Benden “o”, diye noktalardım.

Kremalı pastanı ye, bugün sınıfı geçtin!

Dar taşlık bir yolda, arkamızda tahta oyuncak bir trenle eski köy evlerinden birine doğru yürümeye çalışırken ansızın karşımıza komik bir kirpi çıktı…Dikenleri kısa, tuhaf yüzlü bir hayvan. Den elleri ile tutmak istedi hayvanı. İmkansız, asla!

Eski bir ev. Satılık ilanı dahi sararmış. Olsun, elimdeki parayla ancak bu. Küçük pencereli, yerler ahşap, duvarlar kireç, iki oda üst katta, bir bahçe, kuyu…Karşımda deniz, BİZ. Uğurlu filimiz.Gündüzümüz,gecemiz…

Biraz uzak kasabaya ancak orda mutlu olacağımızı hissediyorum dedim. Belki kendi pastanemi açabilirim burada. Nede olsa pastacılıktan mezunum. Her şey güzel olacak, bak görürsün. SÖZ sana.

Gayet güzel bir havada pazar sabahını yaşıyorum. Nane çayı yaptım erkenden kalkıp…Birkaç satır yazı yazdım hemen uzaklardaki arkadaşıma. Yani ilk işim bilgisayarımı açıp hafif bir müzik eşliğinde çayımı yudumlamak ve yazmak oldu. Den biraz daha geç kalkar nasılsa. Pazar kahvaltısına özel pizza…Yarın yola çıkıyoruz. Birkaç gün tatil. Buralarda gün sıcak. Hava nasıl oralarda? Gülümsüyorum…Aslında ben yağmuru severim ; tenime dokunur. Çıkarsız temas ettiğim herkesi, her şeyi severim. Yüz kremimi , el kremimi mesela ; ya sen yağmuru sever misin? Kedini sevdiğin gibi.

Ölüm ayırmış…

III

SAFRAN ve RUTH

Hayatımda yaşadığım en ağır yolculuktu desem inanırmısınız…

Tren o hantal vücudunu yavaş yavaş kaldırken ellerim titriyordu.Sana neyi nasıl anlatsam bilemiyorum.Deli saçması birkaç rüya gibi.Yeniden dirilmeye ,yeniden hayatı tekrar yaşamaya dair birçok söylentiye inat ,ben yaşanmamış ya da henüz yaşanmamış o hikayeleri yanımda taşıyorum.Hatta ‘onları’…

Beraber at kestaneleri topladığımız günü hatırladın mı? Küçük ceplerini onlarla doldurmuştuk.Odanın her tarafında bir tane var.En büyük,en parlak,en yuvarlak…Babanın bacaklarının arkasından bana bakıyorsun,avcunun içinde at kestaneleri,kahverengi uzun saçların,boncuklu tacın,mor basma elbisen, tarçın kokulu tenin…gamzelerin.

“O” bunu göremiyor….

Ruth ,Ann Marry Rose…Gözlerimi sıkı sıkı kapatıyorum ancak sesi o kadar net ki.Yatağımın köşesine oturduğunu hissediyorum.”a friend”.

Koridorun ortasında hırçın bir şekilde odana girdi ,seni itti,at kestanelerini yere attı ve annemden uzak dur diye bağırdı. Uzak dur! netti..

Yeşil gözlerini,kilisede tavana dikti ve bağıra bağıra “amen” diye çığlık atmaya başladı.Ağlama bebeğim..

Onun bir örgü köşesi var,New England daki evimizde.Ne zaman verandaya çıksak,elinde limonata bardağı yeni yeşermeye başlayan lavanta çiçeklerine bakıp ,şarkı söyler. Sahilde deniz kabukları toplar. Geceleri yatağımıza gelmeyi sever…

Ağır bir ingilizce ile, uzak dur dedi bir kez daha.

Ağlayan yüzünde bir gül. Sana Safran adını niye verdik bilmiyorum.Yine saklanıyorsun.Mavi nazar kolyem, en sevdiğin meyve üzüm.O küçük kasende üzümler…Yanımdan geçiyorsun ve seni sadece ben görebiliyorum..Seni,eşyaları,odandaki küçük maymunu, balkondaki nefret ettiği yayvan metal sandalyeyi, mutfaktaki pankekleri, banyodaki havlu yığınlarını…kestaneleri…O hiçbir şeyi göremez…

Ruth ‘un boğuk boğuk ağlayışını izliyorum..Dönelim,eve dönelim…Beni beni…Sense korkuyorsun ,sadece cebinden at kestanelerini çıkarıyorsun.İkinizin arasında ne yapacağımı bilemiyorum, bilemiyorum..Titriyorum..

Evi satıyorum…Yani belki…Ev boş,bomboş…Hiç dolmadı,şimdilik…

Sabahları ağlıyorum..

Otel oldukça rahattı ve hediye ettikleri diş fırçaları bence kaliteliydi. Martı sesleri kulağa çok güzel geliyor. Yokuşu çıkarken yolun yorgunluk verdiğini söyledin. Doğrusu aynı fikirdeyim ancak suya yakından bakmak istiyorum. Sanki yanımda keman çalan küçük bir çocuk var. Dediklerimi tekrarlayan ,gülümseyen az biraz şikayetçi.

Ona beni ileri bir tarihe neden göndermek istediğini soramazım…

İleri, biraz geri…Tarih ve olayları betimle, ilişki kurma.. Sadece haberleri izle sadece habere konsantre ol.. Sadece iç ve dış haber kaynaklarını incele.. O kadar net işte.. O kadar net ve keskin… Sonra tekrar uyanırsın, tekrar ve tekrar… Zaman geldiğinde sakin olmaya çalış ve yavaşça… Burası ağır geliyor.. Acımasızca…

Yavaşça o sahneden çıkarsın…

Ben ağlamayı unuttum.. Defalarca tekrar ettiği için sanırım..

Üzüm kasesine odaklanamıyorum.. Üzgünüm ; bana çocukla hep sen ilgileniyorsun diye sitem ediyorsun ancak elimde kumanda aleti haberleri izlemeye çalışıyorum.. Komik bir bakışı var yanına çömen yavrunun.. Senin de…

Boynuna şeker kolyelerini takıp hızla odadan çıktın ve garip bir şarkı dilinde Ruth’u ağlatıyorsun.. Sana kızamıyorum çünkü bağımlı olmuştu .Herkeste bu aynı olmayabilir ancak onda ters tepmişti.

Bir sabah uyanıyorsun ve kendini çok uzaklarda elinde bulaşık süngeri, kahverengi saçları ve çiçekli mutfak önlüğün ile bir lavabonun önünde pencereden küçük bir kızı ve çim biçme makinesi ile boğuşan bir adamı izlerken buluyorsun.. İnan Tuhaf bir duygu.

Beraber ilk yediğin yemeği hatırlıyorsun. O küçük moteli ,şarabı ve spagettiyi. Siyah kaşmir ceketini, açık mavi kravatını, ellerini. Beyaz masa örtüsünü, kadife perdeleri, dışarıdaki deniz fenerini ,yanan mumu, ahşap zemini, beyaz yakalı elbiseni ince kolyeni ve sana armağan ettiği üç taşlı yüzüğü… İnce gülümseyişini yeşil gözlerini ve kır saçlarını..

O yer oldukça rüzgarlı ve çok eser…Dün yine yapayalnız yürüyordum.. Hafif bir ıslık çaldı arkamdan. Dönüp baktığımda bir genç postacı karşımda elindeki postayı vermeye çalıştı. Ağır çantasından ince bir zarf çıkardı. Gözlerimde yaş zarfın üzerindeki yazıyı okumaya çalıştım. Etkilendim…Etkilendim çünkü uzun yıllardır aldığım ilk zarf.. genelde maillerini kontrol eden biri olarak…Eve geldim ve mutfakta kendime bir çay hazırladım. Dışarısı kasvet yüklü bir denizi andırıyor. Ben denizdeki bir geminin güvertesinde kopacak fırtına ile savaşan denizci. Tek katlı bu yerde ıssızlığın ortasında düş kurar gibi geçirdiğim onca yılın ardından.. Niye sorusunu hiç sormadan elimdeki mektubu masaya koydum. Turkuaz taştan bilekliğim gözlerimin ucunda…

‘Sevgili dostum’ ile başlayan bir cümle ağlamama sebep oldu.. ‘Sevgili dostum; hatırlar mısın beni bilmiyorum ancak sakladığım bu adresine yazarken çok düşündüm belki herkese deli saçması gelecek ,beni unutmadığını var sayarak….Kendimi durduramıyorum. Yıllardan sonra bir eski dostum bana yazıyor ve ağır…

Bisküvilerin küçük poşetlerde dolaştırıldığı bir zaman, patlamış mısırı azar azar yediğimiz, film izlerken çok az gülümsediğimiz..

Bana küçük bir kutu bırakmak istiyormuş, sadece ölüyormuş…

Suluboya yaptığım ufak bir masam var. Aynanın karşısında su dolu bir kavanozda üç boy fırça.. Adsız bir kağıda soğuk manzaralar boyuyorum.. Mutfağın önündeki kapalı verandadayım.. yakmamaya çalıştığım yemeğimiz. Akşamları o kutsal ,büyülü masamızda yanan loş ışığın altında sıcak çorbayı pembe Fransız porseleni kaplara boşaltıyorum, genelde tam buğday ekmeğini tercih ederim ve her nedense bal ve yağ ortada olur, şükrederim…

Ruth ve Safran arkada kaldı…Sen yanımdasın..

Kutuyu almadan önce onu tekrar görmek istedim. Kaldığın hastaneyi çok zor öğrendim.. Çok fakirdik, neden söylemedin..

Kilisenin karşısında sarı panjurlu bir pastane var.. Meyveli çörekleri ile ünlü. Karamel kaplı ufak pastalardan alırdık annemle.. Balıkçılar çarşısında çakıl taşlarına takılırdık, ekmek ufaklarını martılara atardık. Elimde ahşap, kenarları kurdeleli bir kutuyla yollarda yürüyorum. Seni ufak bir yerde bıraktık. Çanlar bizim için hiç çalmadı…

Yollarda seni düşünüyorum, evde masanın ortasında bu kez bir kutu var. Yavaşça açtık kutuyu. İçinden iki palyaço çıktı. Biri az biraz kırık.. Halim biraz tuhaf, bunlar benim palyaçolarım.. Onda …

Teşekkür ederim arkadaşım, onları saklamışsın…

Çok farklı bir hayat değil bizimkisi. Suluboya gibi zaman zaman dalgalı. Az köpüklü kahve gibi, bazen saydam, renksiz, bazen katı..

Çarşambanın farklı bir anlatımı var yanımda, dün eve giren kedinin donuk hüzünlü bakışları gibi, sarımsı, az biraz koyu gri…Sorma..

Benim gibi sancılı bir giriş yap yine ,seni bu defa kucaklayabilirim ve hatta senle vals yapabilirim pek tabii sende istersen yani arzu edersen.. Yani istemediğin hiçbir şeyi yapmam, mesela o odaya girmem, musluğu açmam, ormanda yürümem ,yani sen istemezsen ..Dudağının ucunu sevebilirim, ayak parmaklarını ,ellerini ovabilirim, hatta tırnaklarını kesebilirim, istersen.. İşte banyoda bunları düşünüyordum, sana söylemek istediğim bunlardı, eğer dinlemek istersen beni.. Tuhaf bir gülümseme yüzüme yapıştı, marketteki yaşlı kadın uzun uzun bana baktı ve aldığım lahanayı onayladı… Neden bilmiyorum o onayladıktan sonra rahatladım, başımı yana yatırdım göz ucuyla çalışanlara baktım, şükürler olsun garip halimi yalnızca o yaşlı kadın anladı dedim.. Aynı tabağı defalarca elime aldım ve tekrar yerine koydum. Her nedense onunla bir bağım var gibiydi, onun üzerinde çilekli pasta yemek ve hatta sana ikram etmek istiyorum, eğer yemek istersen tabi.. Alacaksan son iki tane kaldı. Sana ve bana…Almadım onları, zaten ertesi hafta kaldırdılar, yılbaşı partisi temalı kompozisyonlar, simler, ağaçlar vardı stantta.. Yine derin derin seni düşündüm, tekrar gülümsedim, sanırım aşık olmuşum..

Ölme benimle…

IV

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Elimde bir kutu siyah ayakkabı boyası yokuş yukarı yürümeye başladım, arkamdaki kadın tuhaf bir gülümseme yaptı… Hepimizde ağır bir suskunluk var. Kendime tarifini internetten kaptığım masala çayını yaptım biraz eksik malzeme ile ama olsun.. Mutfakta oval masanın köşesinde içmeye başladım. Ağır bir korku üstümde, yıkanan çamaşırı bekliyorum .Bir zamanların 1930’larına ait Amerikan şarkılarını dinliyorum. Bu gün Presidents Day.. Akşamleyin suskunluğumu bozmaya karar verdim. Lütfen o kalabalık siyah çantanı ve ayakkabılarını köşeye bırak ve biraz konuşalım. Ferforje lambanın kenarında bir kaçak var ..Gözlerim seni arıyor ama hani göremiyorum.. Karanlık çünkü belli bir saatten sonra salonda karartma oluyor. ‘Sabır’ kelimesini araştırdım, sen sormadan ben söyleyeyim dedim.. Tırnaklarımı törpüledim ,çay fincanını eldiven giyinmeden yıkadım. Anladım..

Kadın beni söyle bir tepeden tırnağa süzdü…Eksik olan bir şey ne sence?!Bir yüzük, bir yüzük eksik tam da sağ parmağımda eksik çünkü o bir yerde…nerede??Al yerden…Alışveriş torbasını kasadan onun gözlerine bakarak çekiyorum ki korkmadığımı anlasın. İyi günler.

Üzgünüm deterjanı sana ödettim. Çalıştığın için şükrediyorum tabi. Çiçekli elbisemin eteklerini bir sağa bir sola savurarak ne okuduğunu sormuştum hani ikinci dünya savaşını anlatan bir kitaptı aslında elindeki. Gözlüklerinin tepesinden bakarak kitabın kapağını göstermiştin.. Hani elmalı turtana dondurma koyarken. Benden nefret ettiğini biliyorum…İşin ne?

Arabanın arka koltuğuna karpuz örgüler yaptıkları yılları hatırlamazsın, başını sallayan köpek biblolarının arka pencereye koydukları yıllar. Nedendir bilmem babamın metalik mavi arabasını hiç unutmam. Bir keresinde serserinin biri tam yola çıkacağımızın sabahı lastiklerini patlatmıştı, çok zor değiştirmiştik ve aynı sene kaza sonrası kullanılamaz hale gelmişti…Kendimi içinde bir istiridyenin şekilsiz incisi gibi hissederdim. Kırmızı; kırmızı ruj sürdüğüm için karşıki küçük evin şımarık oğlu aşık olmuştu bana, sahilde hep yalnız yürürdük…Peki seninle niye hiç yürümedik, yani “o” sahilde. Babamın çürük mavi arabası arkamızda…

Zaman akıp gidiyor… Simdi dur bakim listemde ne var.

Yüzün yorgun gözüküyor, ağır yıllardan sonra çenende duran iz oldukça derin…Üzgünüm desem yeterli gelir mi bilmiyorum…Sanırım gelmez…Beni ağlattı aslında, zor ağlayan biriyim.. Öpersem geçer mi; sanmam.

Arkamda sandalyede duran su yeşili hırkaya küçük pembe çiçekler nakışlamıştım, onların bahçedeki saksılarda durması gerektiğini söylemiştin, koridorlara koşan telaşlı bir kızımız olacaktı … Saksılarda çiçekler..

Onu sen istemedin.. İstedim sakın deme! O yerden oldukça zor ayrılmıştım ve her şeyi arkada bırakmıştım aynı hırkam gibi.

Yüzündeki yara gibi ben de de derin izler bırakmış birçok olay var ve sadece kendine acımanı izleyemem.. Beni neden ağlattın oysaki sana “I love you..”demiştim. Neden orda bıraktığını sormak için karşıma geçmeni istiyordum ancak başka telaşların peşinde gitmeyi tercih ettiğini anladım beni bir çiçekçinin önünde defalarca terk ettiğini …

Sevişmenin saati takvimi pek olmaz.. eğer… İstemedim de kurtul… İnsan vazgeçebilir ancak sonrası hoş olmadı…

Karşımıza geçtiler ve güldüler…Sence komik miydi?

Bazı denizlerde rüzgar tuzlu eser beni bıraktığın o yerde yalnız değildim bu defa küçük bir el idi tutan elimi yine sen değildin bize onlarla beraber gülerken.. Oysa o gece ben hiç gülmedim…Tuz yüzümüzü kapladı, belki senin de yüzünü kaplasaydı canın yanardı ,benim hissettiğimi anlar ve belki de karşımda değil yanımda olurdun…

Beni bir daha sakın o çaya çağırma…Zaman sardı her yanı…

O ağır kapılar zor açılmıştı ; kaygılarla dolu çehren ve gergin tavrındı o güneşin doğduğu ülkede bıraktığım..

Suçlama sakın ve asla sakın arkamdan..

Ağır bir odadaki yatağın köşesini hatırla isterdim.

Belki bir gün.

Şimdi o siyah ayakkabıları kenara kaldır ve sıcak bir çayı o ufak masanın başında, dışarıda sessiz bir karanlığın ve hafif yağmurun duyulduğu ortamda iç; konuşalım çünkü ben o söze henüz bir cevap alamadım…

Bırak her şey, herkes geride kalsın.. Sadece ağlatır.

Garip bir pencere sesi geldi kulağıma, sanırım rüzgarda açık kalmış. Yavaş yavaş yerleri ıslatan yağmuru izliyorum. Başım yana kaydı, istemeden gözlerim akıyor, musluğu tekrar tamir ettirmem lazım. Dafne yatağında ayısı yoyo yanında, kaşmir uykuda, herkes sakin ve dingin bir alaca karanlık, yatak odasının tam üstüne çökmeye başladı. İkinci çocuğa biraz geç mi kaldım. Tatlı huzurlu bir geceyi karşılayan sevimli fareler gibi düşünüyoruz, bizi bekleyecek daha kabarık faturalar eşliğinde. Akşam yemeği için bana para vermek istemiştin, tekrar tekrar aşık oldum sana…Haykıra haykıra ağlamıştım belki hatırlarsan. “Danny Boy” çalıyor bir tarafta. Ellerin nerde?! Country Boy!

Sintetica bilekliğimi sağ tarafa taktım ,birçok tasarım içerisinde satılmayı bekliyor. Uğurlu kolyemi de taktım…Eğer yolun birinde tökezlersem korkma yine devam ederim o yola.. Suluboya resimlerimi dosyalara yerleştirmek için çalışma odasına geçtim. Ünlü bir sanatçı var “Rosie Sanders” bir botanik ressamı , işte o kişiye hayranım. Tek tek resimlerine bakarken elmalı turtayı neden sevdiğimi hatırladım. Annen bize ilk kendi elleri ile pişirdiği bu turtayı tattırmıştı… Onun tarifine göre pişirdim hep ama nedense onunki kadar mükemmel olmadı. İşte bu sanatçının bir elma resimleri koleksiyonu var. O kadar lezzetli gözüküyor ;sanırım elma formu bizde anneni hatırlattı hep.Yani yuvarlak olan herşey..

Seni özlüyorum.

Kısa bir dönem kostümcüde çalışmıştım…Kedi kıyafetleri diktim uzun süre. Uzun kuyruklu kediler. Renkli kedi maskeleri. Dafne komik buluyordu yaptığım her tasarımı, bir fil kıyafeti idi ona en son giydirdiğim.. Pek mutlu gözüküyor diyemedim. Tavan arasında sakladığım kumaş bir kutu var onun içinde sarı bir pelerin …

Her neyse, yağmur dinmeyecek gibi.. Üstündekileri kurutalım, yarına hazır olsun, siyah ceketin, siyah pantolonun ve siyah ayakkabıların köşede…

Sabahları dudaklarının köşesinde garip çizgiler beliriyor.. Sana dua ediyorum hiç üzülme hiç yapmak istemedin bu işe giderken diye ve ister istemez attığım o kahkaha hakikaten bir hayatı kurtardı belki de.

Girişteki taş yolda ufak Elf heykelleri duruyordu ve uğur getirdiğine inanıyorduk ,onları durdukları yerden kaldırdım çünkü aracın çarpıyor köşelerine…Farkındayım değiştirmek istediğin araban…İtiraf et ve kurtul tekrar. Bu yüzden dövdün beni o gün…Bu yüzden bende tırnak attım ellerine…

Kahvemi sütle ve kurabiye ile seviyorum, Dafne düşen dişlerini gösteriyor devamlı, Kaşmir’i veterinere götüreceğim, ardından bir ara son resimlerimi galeriye bırakacağım artık kaç tane seçerse , bir tane dahi seçse sevineceğim. Haftalık alışveriş için markete öyleden sonra uğrayabiliyorum ancak, akşam için eczacı arkadaşım tarçınlı bir tatlı getirdi ,senin için üzerine cevizi ben eklerim demek isterdim. Ha ha ha ne yazık..

Olur böyle şeyler , benim düşlediğim bir türlü beraber çıkamadığımız yaz tatili..Açık renk saçlı ve beyaz tenli sen ve Dafne bu evde ,sıcak bir yeri dikkatle seçelim diyeceğim, kaportayı gösteriyorsun.. Dudaklarının köşesi çizgilenmeye başladı yine..

Güvenilir, adil ve düzen takip eden bir ev kadını olmayı tercih ettiğimi sanıyorsun… Aslında değil. Sana bir ara uçurumlardan söz etmiştim, yüksek yamaçlardan çukurlardan…Gençken çok yaklaştığım sınırlardan. Böylesi meraklı bir yapıya sahipsen muhakkak bir tanesinin yakınına yaklaşırsın.

Hani beni tutmak istersen diye söylemişimdir. Hadi tut…Ha ha ha ha….

Sokaklarda resim satmaya başlarsam lütfen utanma benden diye anlatıyorum sana bunları…Çünkü yoruldum. Oldukça yoksul gözüküyorum ve takım elbiseyle yaklaşmak istemezsen kravatını çıkar sadece çünkü seninkilerde pek yeni sayılmaz .Belki yaklaşmasan daha mı iyi olur. Ben eve arka kapıdan girerim. Üzülme arabanın aynaları benden, daha net görebil diye ve biliyorum inatla sabit kal evde diyorsun ve dışarıya ayak bastı ücretlerinin yüksek olduğunu belirtiyorsun… Ama…

Soğanların fiyatı oldukça arttı ,markette biri artık kafalarına vuramayacağımızı söyledi….

Dior bir çantam olsun isterdim…

Öptüm ciyerlerini. Birşey ifade edermi? Ve şimdi bir kesekağıdına girerek ;yolumun çöp tenekesinde son bulmasını istiyorum…Pot kıra kıra…

Sessizliği eski dönemlerden kalma klasik orkestra bozuyor. Cam küre biçiminde tavan lambasını seyrediyorum..Sarmaşık ayaklarımın parmaklarını okşuyor. Annen senin beni tekrar bulacağını söylüyor,ona inanmayı tercih ediyorum, ölmüş olsan bile. Ocak ayının soğuk rüzgarlarının uğultusu duyuluyor dışarıda, ince bir yaprağı suda köklendirmeye çalışıyorum.Beraber eksek toprağa ne iyi olurdu diyerek.

Parlattığımız gümüş kaşıkları kullanarak iç bir kez de o çayı…Kristal bardakta.

Olabildiğince müstehcen gülüşüme muhtaçsın işte…Şöyle böyle. Parkam üzerimde tekrar aynı yolu yürüyerek dönüyorum. Dafne ev ödevlerini sessizce köşedeki yarım ay masanın üzerine yapıyor. Işığı açtım biraz erken vakitte çünkü lahanaları yıkayıp yemek yapmaya başlamam lazım. Tartan örgüsü terliklerim yere yapışıyor…Annen hamileyken almıştı bana, sahip olduğum en iyi terlik.. Telefon ettiğinde rahatladığımı söyledim mi sana?!

Pazartesiler, ardı ardına takip eden hafta başlarının temsili, garip, buruk bir sabahın salınan saatlerinde, geceliğini çıkartmaya çalışan sessiz bir kadın gibi ; enteresan , farklılaşma çizgisinde kendini kırık bir tabağın sahipsiz köşesinde bulan tarifsiz çörek misali…Dudaklarımın ucu, Dafne ‘ye bakarken eğildi…Ona süt ve bisküvi verirsen sevinirim..Erken çıkmam gereken bir yol var. Hastane biraz uzakta..Kilerdeki tahıl gevreği bayat, unutma!. Tost hazırladım mutfakta..Öptüm…

Hastane koridorlarını ve en önemlisi güvenliği aştım. Zührevi hastalıklar bölümüne girdim…Neden utanç duyuyorum ki?!

Kim yada ler?

Sessiz bir akşam.Masaya gri çaydanlığı koydum. Yere düşen alyansımızı üzerine koyuyorsun ve ben ağlıyorum. Elle beni istiyorum…Başım arkamdaki pencereye uzanıyor. Tekrar tak istiyorum..Ya da değiştirelim yenisini alalım onu tak…Eskisinden daha güçlü öp beni istiyorum ;utanmadan. Kızardın..Unutalım..

Çocuk parkında el ele tutuşan sevgililerin öpüşmek için yer telaşına düştükleri bir anda.Malesef seni bırakamıyorum ve sallanan salıncaktan düşen küçük oğlanın acı haykırışlarını duyamıyorum. Tekrar sabah olacak sen işe gideceksin ,bense kendi telaşımı yaşayacağım. Bu böyle sürecek.Markette aynı kadın beni süzecek; alyansım muhtemelen bulaşık yıkadığım yerde duruyor olacak.Kaşmir miyavlayacak. Akşam eve geç geleceksin vs…vs..

Seni seviyorum…

Ölme….

V

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Parmak arası terliklerim kumlara batmaya başladı; başımda duran kocaman hasır şapkayı ötelemeye çalışıyorum ; hava öldüresiye sıcak…Senin buralarda gün oldukça uzun. Beni neden bu sahilde yalnız bırakıyorsun bilemiyorum. Emlak işlerinden pek anlamam ancak son zamanlarda oldukça iyi kazandığını hissetmeye başladım. Değiştin…Tekrar tanıyamayacağım kadar. Ancak bir tarafın öylesine samimi ki seni terk etmek istemiyorum. Bekliyorum ve yavaşça yine o aşk yuvamıza dönüyorum. Bazı akşamlar bornozun üzerinde elinde bir kadeh buzlu viski ince bir kahkahayı yüzüme atıyorsun. Nedendir bilmem alıştım, hoş geliyor, ancak ağır zamanlarında o ince kahkaha korkunç bir ele dönüşüyor. Kendimi banyoda lavabo önünde dişlerimin arasından akan kanı ve gözlerimdeki yaşı silerken buluyorum. Özür dahi dilemiyorsun. Tekrar ve tekrar…

Şahane bir gün batımının ardından yeni aldığın arabayla palmiyeli o hoş caddede hız yapıyoruz. Limana demirleyen yatları arkanda bırakıp “Eh elbette” diyerek yanağımdan makas alıyorsun. Çantamın ön gözünden çıkardığım işlemeli mendili ağır teninde gezdirip terini siliyorum…Dizlerini okşuyorum…Beni yalnız bırakma. Şimdi sana daha çok ihtiyacım var. En zor anlarımızda…Her zaman beni öp…

Bir gün karşında eşsiz bir manzara görebilmek için yalvarabilirsin… Zavallı bir şekilde açık duran ellerin ile beni gösterip ; ağlayabilirsin ve hatta beraber ağlayabiliriz. Ancak bu sonsuza kadar sürmez. Sonra tekrar ayağa kalkar mutfakta kahve hazırlarız. O devasa pencerenin önüne geçer , günün sona erişini izleriz. Her doğan gün sona erer.. Güneş batar ve biter. Zaman o sırada akıp gider, olacak olan her şey gerçekleşir ; sona erer…Tekrar yeni bir günün başlangıcını izleriz. Devamlı…Devamlı.. Ölene ya da birbirimizden ayrılana kadar. Sonra sen kendi gün doğumunu ve batımını.. Bense kendi gün doğumumu ve batımımı izlerim; farklı pencerelerden , farklı manzaralar karşısında.

Ayrıldığında sana söyleyemediğim küçük bir sırrım vardı…O çantamdaydı…

Yıllar sonra emlakçılığı bıraktığını söylediler.. Sen başaramazdın demiyorum ancak yazmak sana daha iyi geldi gibi. Daha ılık yaklaştığını hissetim hayata.

Yolda , yolda karşılaştık seninle. Gülümseyen gözlerindi.. Elimde bir poşet dolusu şeker, dağıtmak istedim herkese. O hırslı hırçın adam gitmiş, çocuk bakışlı birisi gelmişti karşıma. Beraber biraz yürüdük sana bir otel tarif ettim kalman için ..Çiçekler içinde, eski , girişinde sarmaşık olan. Ara sokakta bir yer. Sessiz bir sokakta…

Bir oğlun var, adı “Mavi”…

Mavi sana bir hediye vermek istiyor. Çiçek tohumları. Saksına ekmen için. Her yer mor lavanta çiçekleriyle kaplansın..

Sessizce o ağır kapıyı açtım. Karşımdaki küçük mutfakta duran meyve kasesine gözüm takıldı. Anahtarlarımı her zamanki gibi ahşap kutusuna yerleştirdim. Hep eski bir Amerikan evi hayal ederdik. Eski, verandası tamir isteyen , yer zemini tahtadan ve ahşap bir dresuar üzerinde komik biblolar olan. Çalıların arasında , gölgede…Sen ve ben ve bir sürü çocuk…Şimdi uzak gözüküyor…Tuhaf oysaki çok inanmıştım bu hayale..

Yumurtaları cam bir kasede çatalla çırpmaya başladım, duvarda asılı Allah yazısına gözüm takıldı, altında duran şarap kadehlerine. Sanırım garip gelirdi dindar bir aileye.. Ben böyle biriyim. Onun beni nasıl kabullendiğini bilemiyorum ancak sen yokken Mavi’ye Müslüman bir genç adamla baktım. O Arap kökenli, sakallı bir genç adam. Senden sonra ; ağır bir gecede…bu bir teklif.. Ben kabul ettim, belki farkında bile değil…

Sen hatıra olarak , bir Viski şişesi , mutfağın köşesinde görünen bir yerde, konyak , cin ve votkaların arasında… Yeşil bir tesbih ve geceleri okuduğum dua yanımızda… Sana lavanta tohumları vermek istiyor..

Uzaktan Manhattan çok güzel gözüküyor. Parlak ışıkların arasında.. Bir ince kemer aldığımız dükkanı hatırlıyor musun? Lacivert ,yaprak desenli bir tokası vardı. Kutusundan çıkarttığım İtalyan marka süet ayakkabılarla giyerdim. Pileli bir eteğim vardı. Yakamda ince bir dal. Sen kravat hiç takmazdın… Aslında çok yazmazdın… Şimdi müthiş yazılar yazan bir eleştirmen olmuşsun. Büyük bir ofisin varmış…Zaman zaman gözlerin uzağa dalarmış.

O onu o çok kutsal bir yere götürmek istiyor ve dua etsin istiyor…Çünkü buna ihtiyacımız olacak…Sen de et…Yani New York’taki o küçük kilisede , bizi de unutma. Hatıranda kalalım. Komik kal, daha sevimli oluyorsun.

Bak henüz ölmemişiz…

Mavi, seni tanımadığını söylüyor.. Hak vermemek mümkün değil. Yadırgamıyorum bu söylemi aslında bunu açıklarken oldukça sakin. Biraz burada kaldıktan sonra gideceğini zaten biliyorduk. Acı gelen bir turist gibi gözüküyor olman. Onunla Beyoğlu’nda bir bira içmişsiniz.. Erkek erkeğe konuşmuşsunuz vs.. Sonra.. Sonrası yok işte. Bir asvalt ortasında kalan ben gibi. Sırt çantası elinde geri döndü. Gergin mi?! hayır değil. Çok bir şeyler beklemedi. Sadece ufak bir gülümsemeydi suratındaki o kadar. İncinmiş miydi?! Hayır beklemediği değildi. Masadaki çöreklerden attı azına ve televizyonu açtı…Kız arkadaşı aradı , çok az konuştu o kadar.

Sanırım bendim o çok olanı bekleyen. Onu direk nüfusuna kaydetti. Adı , yüzü her şey kendi gibiydi. Üzülmemiş sevinmişti bu duruma ve hatta harika bir durumdu bu. Ansızın, ona iyi gelmişti…

Döndüğünde herkese ondan bahsedeceğini; ailesi ile tanıştıracağını ve küçük kardeşinin de onu çok seveceğini , belki biraz eşinin üzüleceğini ama onun da onu çok seveceğini yani tüm ailenin onu kabullenip seveceğini …vs Lavanta tohumlarını eşine vereceğini, bizim sahip olamadığımız o bahçeli evin köşesine ekip daima bizi hatırlayacağını..En kısa zamanda görüşmek ümidi ile…vs Hava alanı yolu ile veda…

Çok sağol…Duvada duran yazıya baktım…Annemi aradım..

Boşver..

O yokmuş artık…

VI

xxxxxxx

Sabırla koridorun boşalmasını bekledim. Kutuların içleri tamamen eşya ile dolu…Bana söz vermiştin.

Tarımla uğraşmak istediğini söylediğinde önce gelgeç konuşmalardan birini yapıyoruz sanmıştım. Şimdi kendimi garip bir köye hazırlıyorum. Önünde elma ağaçları olan yazı kısa yağmurlu günler yaşatacak sessiz bir köy evine…İçeri girdiğimizde yeni hayatımızın nasıl olacağına dair en ufak fikrim bile yoktu. Ellerini başının arkasına yerleştirdin ve o iri mavi gözlerini tavana dikip, “işte oldu. Bu kadar..” dedin. İnan yüzüm gülmüyor. Çünkü bir evvelki evimiz ıssız, hiç ağaç olmayan bir bölgedeydi ve buraya da sonsuz isteklerle taşınmıştık. Emindin , kesinlikle orda yaşıyor olacağız demiştin. Şimdi buradayız…

Sessiz kalmamı istiyorsun, ailemden ve arkadaşlarımdan kimseyle görüşmüyorum. Onlara katı kuralları ve değişmez prensipleri olan bir adamla ufak bir kilisede evlendiğimi , ağır isteklerin arasında kıskançlığının ürünü şiddet ögesinin hayatımın en ön safhasında olduğunu söyleyemiyorum.. Onunla yaşamayı öğrendim.

Girişteki duvara seneler önce aldığımız nehir manzaralı fotoğrafı astık. Mutfak geniş ve arkadaki verandaya açılıyor. Pencereden uzaktaki gölü görebiliyorum. Koridor boşaldı dedin. Koşarak tuvalete kapattım kendimi. Eşyalar içeri girdikten sonra güneşin batımını izlemeye başladık. Bir yandan onun gibi zor bir adamla neden yaşadığımı anlamaya çalışıyorum öte taraftan ona şükrediyorum çünkü çok ağır yıllarımda beni o yokuşta yakaladı. Şimdi yeni bir hayata başlıyoruz. Meyve ağaçlarının arasında… Belki farklı olur bu sefer tuttururuz..

Sakın arkana bakma derdi annem. Devamlı üzüntüleri tekrar edip durma. Zamansız kalmayı tercih ettim bu yüzden. Bana aldığı siyah ince saati hiç takmadım. Güneşe güvendim hep. Karanlıkta kalmamaya çalıştım. Sabah öğle ve akşam vardı benim için. Ona aşık olmuştum. Sarı saçlarına, temiz ensesine , kavisli burnuna, temiz gülümsemesine ve gri mavi gözlerine.. Sabırla beklediğim….

Oturma odasının ortasına kitaplarını yığdı ve ellerini kalın bir bezle sildi, yetişkinler gibi düşün diyerek iç çekti. Dudaklarımda tuhaf bir gülümseme var, boynum yavaşça öne eğildi. Ellerini tutup onu yatak odasına doğru çektim. Şimdi ikimizde de muzip bir gülümseme var. Eteğimin arkasını çekiştirmeye ve belime dolanmaya başladı. Hızlı bir hamleyle elinden kaçtım o hoş kahkaha ile arkamdan koşmaya başladı. Deli gibi sevdim seni…

Sabah kalktığımızda hala ellerimi öpüyordun.. Gece güzeldi.

Saçlarımı atkuyruğu yaptım ve direk odaları düzenlemeye başladım. Gölün çevresinde gezindiğini gördüm. Arabayı yeni değiştirmiştin ve oldukça pahalıydı. İrlanda’ da bir adamdan aldığımız bebek pusetini arkaya yerleştirdim. Artık çocuk istemiyorum diye hayıflanan bir adamdı.. Karısının komik sevimli bir maymuna benzeyen yüzü hafızamda.. Ufak gezilerin bize kattığı garip hatıraları etrafa serpiştiriyorum. Çay için eve döndüğünde ayağındaki uzun plastik çizmeleri kenara koydun. Hava soğuktu ancak yine de çok kötü sayılmaz. Beraber verandaya oturduk Türkmen nakışlı bir yün çorap ayaklarımda seni izliyorum. Çayları tokuşturduk ve yeni hayatımıza dedik.. Hep yeni kalalım.

Elma ağaçlarının o güzel kokusu her yere yayıldı. ..

Bebeğimizi düşürdüm. Oysaki hayalide hep o güzel erkek çocuğu vardı.. Banyoda küvette ördeklerini gezdirmeye çalışan. Kendimi cezalandırılıyor gibi hissediyorum. Her zaman ölümü ve sonrasını düşünmüşümdür. Bir mezarlıkta hep beraber uyanıyoruz. Herkes kahkaha atıyor çünkü hiçbirimiz yeniden dirileceğimize inanmamışız… Bazılarımız sendeleyerek mezarlık girişine yürüyor. Genciz ve çıplağız…Yine de utanmıyoruz. Her yer ılık ve hafif aydınlık.. Ben yanımdaki kadının ellerini tutuyorum. Hiç kimse birbirini tanımıyor… Böyle düşlüyorum…

Yeni aldığın kamyonete merdiveni sığdırmaya çalışıyorsun. Verandayı boyamaya başladın ve ellerin yine kirli. Sahiplenmeye çalıştığımız bu yeni hayatı ona borçluyuz. Yüzünü dahi görmediğimiz bir yabancıya. Daha dahice fikirlere sahip olabileceğimizi söylersin hep ancak pek emin değilim. Yarın eski şömineyi tamir ettirmek için ustalar gelecek. Oturma koltuğunun üzerinde küçük bir delik var ve günden güne büyümekte. Bugün yağmur yağdı, sabahın erken saatlerinde bahçede terliklerimi ıslatarak yürüdüm. Yüzüm sana doğru dönüyor…

Ameliyat koltuğunda benim gibi önce bir boşluğa bak…Orda beyazlar içerisinde garip yaşlı bir adam görürsen bil ki o seneler önce ormanda bıraktığın yaşlı çiftin duası çıkacak. Ona sakın gülümseme.. Sadece bak ve gözlerini kapat. Zaman hiç durmaz unutma, duruyormuş gibi yapar; kandırır…

Kurtulamayacağını sanmıştık.. Kurtuldun ve hızla uzaklaştın o kasvetli karışık ortamdan… Soğuktan ciğerlerin rahatsızlanmıştı ve lavabonun önünde öksürürken yere yığılmıştın. Acilde ağlamamı durdurabilecek tek kişi yoktu. Yalnızdım , yabancıydım üstüne üstlük meteliksizdim. Sana ameliyat parasını bulmak için dışarı çıktım ,imzaladığım o ağır belgeleri nasıl karşılayacaktım bilemiyordum. Bacağımı sattım…Ağlama artık.. Yaşıyorsun!

Ben bir ceviz ağacı ekmeni istedim , bahçenin tam ortasına.

Yorgun düşen bedenini yavaşça yatağa yatırdım. Yastığın oldukça yassı ama kabartırız.. Sakın soğukta kalma dedim ve ufak ısıtıcıyı yatağının yanına getirdim. Sen uyurken usulca aşağıya mutfağa indim. Yıllardır aramadığım abimi aradım , ona bacağımı sattığımı söyledim. Çok üzüldü…Keşke onunla evlenmeseydin dedi. Artık hastane borcum yok ancak bir bacağım da yok.. Yürürken zorlanırsın diyerek hayıflandı.. Haklıydı ama…

Sen iyileştin ve tekrar hayatımıza devam edeceğiz ne güzel bir başlangıç olacak.. Ansızın çiftçilik bana göre dedin…Sevindim ama sana söyleyemediğim bacağımı kaybettiğim ve onu yeni sahibine götürmek zorundayım. Bana dikkatlice baktın, bacağıma baktın ve şimdi ne yapacaksın dedin. Gözlerin yaşlıydı…Ağlama ben idare ederim. Yalnız bacağımı verdikten sonra tekrar dönebilmem lazım benimle gelirsen sevinirim. Bir düşünmem gerek, seninle sonra tekrar konuşuruz.. dedin.. Bak gökyüzü ne kadar güzel.. Güzel ve parlak..

Yol oldukça ağır olacak benim için, çünkü dünyanın öteki ucuna gitmem lazım ve kocaman bir valizim var…Usulca tren istasyonunda bekledik. Elinde kemanın bana hoş ezgiler çalmaya başladın; sevimli şey. Trende sana el sallayarak veda ettim. Öptüm. Sonra sende bana el salladın. Canım benim.

Kenarları dantelli mendilimin içinden bir yumurta çıkardım, yavaş yavaş yemeye başladım o yemyeşil ovalara yayılmış, kuzuları , inekleri izlerken. Uykuya dalmışım, uyandığımda bambaşka bir yerdeydim. Bir Şehir…Her yer gri ve siyah…Trenden indim, büyük saatin altında elimde bir adres gideceğim yeri öğrenmeye çalıştım. Fötr şapkalı orta yaşlı adama sormak uygun geldi çünkü çok bilgili terbiyeli birine benziyordu.. Küçük bir gülümseme yapıp zamanı olmadığını söyledi. Trenden inen diğer yolcuların arasına karıştı. Boynunda kırmızı ince bir fuları olan genç kadına sıkıca sarıldı dudaklarından öptü…Sonra köşede duran kurabiye satıcısına gittim. Elimdeki kağıdı ona uzattım. Şöyle bir baktı. Söylerim ancak biraz ücret isterim bunun için dedi. Bende sayılı bir para var.. Eşim tek tek elime saydı bu yüzden size veremem lütfen dedim…Bana yardım edin. Başını sağa ve sola salladı. Çok üzücü…Sonra ufak bir oğlan çocuğu yanıma geldi. Parlak kahverengi saçlı yeşil gözlü tuhaf aksanlı… Bana yardım edebileceğini bunun için benden hiçbir şey istemediğini ancak yanağından öpersem sevineceğini dünyanın en mutlu çocuğu olacağını söyledi. Neden olmasın…

Kağıdın üstünde “Bir Adam…..”. Ben tanımıyorum kim bu adam…Ah ben tanıyorum bu bir adam… Dedi çocuk tekrar gülümseme yaparak. Gel beraber gidelim oraya. Benim elimde kocaman valiz, onun elinde boyacı sandığı şehrin o karanlık yollarında yürümeye başladık. Ona sen nerden tanıyorsun bu “bir adamı” diye sordum çekinerek.. Ha ben onun ayakkabılarını boyamak isteyen ancak bu şerefi bir türlü elde edememiş kişilerden biriyim. Yazık üzüldüm. Ama ağlama belki bir gün sana o tozlu ayaklarını uzatır.. Ah nerde keşke uzatsa, o ayakkabıları bir güzel cilalar tertemiz yaparım… Peki siz neden bu adama gitmek istiyorsunuz? diye sordu yavaşça.. Ona bacağımı teslim etmem lazım. Benim pek sevgili eşimi iyileştirdi, korkunç bir hastalıktan kurtardı.. Ona minnettarım. Benden bacağımı satın alan tek kişi.. Ne kadar iyi bir insan. Çok iyiymiş hakikatten dedi çocuk.. Beraber yavaş yavaş yürümeye devam ettik. O bir melek…

Yol oldukça uzak… Susamaya başladım. Hiç üzülme dedi çocuk. Sabahları yolları suluyorlar bak şurada bir su birikintisi var. Oradan su içebiliriz ve hatta yüzümüzü yıkayabiliriz. Ne iyi. Gece yorucuydu…Yanımdaki dantelli beyaz mendili açtım , içindeki iki şekerden birini ona verdim. Afiyetle yedik.. Bana usulca sarıldı. Elleri saçlarımı okşamaya başladı. Ansızın boyu uzadı. Bu bir mucize olmalı.. Bak büyüdün, kerata…

Şehrin yolları ikimize de iyi geldi. Dev gibi bir binanın önünde durduk. Burası orası…Boyacı sandığını yere koydu. Elimdeki valizi kenara çektim. Boynunu öne eğdi. Cebimden işlemeli bir eldiven çıkarttım elime taktım küçük çenesini hafifçe kaldırdım o güzel yanağını öptüm. Sonra eldiveni ona hediye ettim. Beni sakın unutma emi.. Elinde eldivenim bana ağlayarak baktı…

Valizim kenarda bacağım yanımda o devasa binanın devasa dönen kapılarında içeriye girdim. Göbekli bir adam ufak omuzlarımı itmeye başladı.. Üzgünüm bayan içeri giremezsiniz dedi. Çok korktum.. Sindim.. Elimdeki kağıdı gösterdim.. “Bir Adam….” Burası orası mı diye sordum tekrar tekrar… Doğru adres ancak niçin geldiniz diye sordu bana sinirli bir şekilde… Ben o çok değerli kendisine bacağımı teslim etmeye geldim. Pek kıymetli vaktini almak istemem. Bu bacak artık onun. Tepe tepe kullanabilir. Hala sağlam. Birkaç çizik ve çürük var ama yine de iş görüyor. Bakın tren istasyonundan buralara kadar yürüdü…Kendisine haber verseniz dedim yavaşça. Yalnız o öğle yemeği yer bu saatte dedi. Tabi ben beklerim…Sonra da çay içer üstüne. Çok uzun sürer mi diye sordum , tekrar eve dönmem lazım. Gecikmeden eve yetişmem gerekiyor. Uzun sürmez dedi şişman adam…Yemekten sonra ararım. O sırada lütfen dışarı da bekleyin. Tabi dedim, beklerim… Yavaşça dışarı çıktım… Köşedeki banka oturduk…Güzel yüzlü bir kadın ve bir bey içeri girdi.. Herkes kenara çekildi.. Saatim olmadığı için bir türlü zamanı öğrenemedim…Güneş tepedeydi. Saçlarımı ve yüzümü yakıyordu.. Sonra şişman adam bir el işareti yaptı ve “Bu Adam” seni bir saat sonra odasına bekliyor. Ah çok sevindim. Benim saatim yok, bana bir saat sonra tekrar haber verebilir misiniz… Üzgünüm veremem. 60 dakikayı içinizden sayın sonra en üst kata çıkın…Ve lütfen asansör kullanmayın… Sadece çalışanlar için o asansör… Doğru ben işsiz bir insanım sadece merdivenler…Pek tabi. En üst kat kaçıncı kat oluyor diye sordum…Onu da bana sorma çık işte…En üst katı sana söylerler sorarsan. Böylece bacağını da testten geçirmiş olur. İşe yarıyor mu diye bir bakarlar…Umarım yarar. Benim işime yarıyor sanırım onun işine de yarar.. Çok çalışkandır. Öyle ise ben merdivenleri çıkmaya başlıyayım. Tabi. Tek tek merdivenleri çıkmaya başladım. Merdivenleri çıkarken ayakkabı boyacısı çocuğun bana anlattığı hikayeleri düşünmeye başladım. Bir tanesi yüzmekten korkan kurbağa ile ilgiliydi. Yüzmekten korkuyordu ve hatta yüzme bilmiyordu. Annesi ona rengarenk bir simit almış. Sadece simitle yüzüyormuş derin sularda ve tüm kurbağa arkadaşları ona gülüyormuş. Bir gün yüzmekten vaz geçmiş ve göle hiç gitmemiş. Kuru sazların arasında yaşamaya karar vermiş…Ne yazık.. Merdivenler bir türlü bitmedi.. Çık çık bitmiyor. Her katta her koridorda büyük kapılar büyük kilitler ve çok pahalı insanlar var…Sonra başka bir hikayesi geldi aklıma… Boynunda çizgili atkısı olan bekçi ve sıska köpeği… Köpeğine yedirdiği kemiği…O kemiği yedirebilmek için her gece ıssız bir evi beklemesi ve bir gün bahçede havuza düşmesi…Sabırla en son kata geldim. Artık titreyen bacaklarımdı , oldukça yorgundum…Susamıştım tekrar. Boynum bükük..1260 dedim…Kocaman başka bir kapı ve yanında duran yeşil bir masa. Sarı saçlı ince gözlüklü bir bayana.. Ben geldim dedim. Ben ve bacağım…Ve daha sonra bu bacağı ona teslim edeceğim. Kendisine geldiğinizi söylemem gerek dedi. Sessizce konuşuyordu. Bende sessizce oldu dedim. Birkaç dakika sonra. İçeriye şimdi girebilirsiniz dedi gözlüklü bayan. Yine kocaman bir oda vardı karşımda. O adam çok nazik davrandı. Fazla zamanı yoktu pek tabi, çok çalışkan terbiyeli biriydi. Şu kenara bırakabilirsiniz bacağınızı dedi. Teşekkür etti. Asıl ben teşekkür ederim dedim. Sonra bacağımı biraz okşadım. Sakın ağlama dedim.. Kopardım yerinden köşeye koydum. Tek bacağımın üstünde zıplaya zıplaya oradan ayrıldım.Bacağıma şöyle bir baktım. Oldukça yorgundu ve titriyordu.. Gözlüklü bayana başımla veda ettim. Arkamdan gelen adama selam verdim ama o görmedi. Zıplaya zıplaya en alt kata girişe kadar indim. Şişman adam. Taksi ister misin diye sordu. Bacaksız ve o valizle biraz zor olur.. Kendisine tren istasyonuna kadar ne fiyat tutar diye sordum utanarak, Oldukça az dedi ancak bana göre çoktu…Çok…Olmaz dedim. Yolum oldukça uzun ve daha zor.. Yolda valizim elimde zıp zıp trene doğru yürüdüm. Hava kararmıştı ve o küçük arkadaşımda yoktu. Bir parkın oraya ağaç dibine valizimi yerleştirdim. Usulca içine yerleştim fermuarını kapattım; tüm geceyi orda geçirdim. Gece uğultulu karanlık şehri dinledim…Üşüdüm, acıktım ama olsun rahattım eve biricik kocamın yanına dönüyordum…Sabah gün ışımaya başladı. Yavaşça valizin içinden çıktım. Siyah bir kedi ellerimi yalamaya başladı. Çok sevimliydi. Tarağımla saçlarımı taradım. Tekrar yola koyuldum. Oldukça yavaştım ancak tren istasyonuna geldiğimde mutluydum. Tekrar dönüş bileti almak için perona girdim. Bu güne bilet yok dediler. Üzülme. Kenarda bir bank var orda bir kaç gün kalabilirsin. Sonra bu istasyonun çöplerinde çok kaliteli yiyecekler olur.. Ha Ha Ha…Valizi kenardaki banka dayadım ve etrafımı seyretmeye başladım son bir defa.. Yolcuları, satıcıları, pembe kurdeleli kızı, kısa saçlı kadını, denizci kıyafeti giyen çocuğu. Mavi telefon kulübesini… Cebimden öteki eldivenimi çıkarttım. Elime taktım ve ağrıyan tek bacağımı okşamaya başladım. Biliyorum kendisini yalnız hissediyor ama ne yapabilirim. Bende zorlanıyorum ancak alışabilirim. Elimdeki parayla kocama telefon ettim. Sevinçle açtı telefonu. Artık dönüyorum dedim. Bana elmalı turta hazırlayacağını çok öptüğünü söyledi Çok severim elmalı turtayı ve çok iyi yapar elmalı turtayı. Onun gri mavi gözlerini düşündüm…

Birde o öldü mü?

VII

(x)

Ellerimde ve dizlerimde titreme var…

Karanlık bir koridora ağır bir saate arkamızda güneşi bırakarak girdik…Meçhule…

Dalga dalga saçların ıslatsın yüzünü , sırt çantamızın içinde bir çift eski terlik kenarında iğne oyalı sıfır yaka ufak gecelik. Dudağındaki masum gülümseme…Tut, uçalım…Yeşil bayırlarda sonsuzluğu kucaklayan, yumuşak bir rüzgarı takip eden uçurtmalar gibi. Çocukluğumda demir parmaklıklı balkon duvarlarında takılı tutuğum. Sana doğru yürüyen bir çift kısa adımı izle, bak ne güzel diyarlardan geçecekler, ellerinde demet demet çiçekler…Biraz daha ağır sıkmaya başladı ellerin ellerimi. Yanağındaki tebessümü gözlerindeki hüznü görebiliyorum. Her kederin ardından yeni başlangıçları vaat eden benden nefret etmeden…Gerçekle düş arası asla bilmeyerek…Bir yabancı alemde merhamet dilleri eşliğinde. Karanlığın ucundaki kemerli kapıdan aydınlığa doğru adım atıyoruz. Merhaba diyerek…

Sarı altın rengi sırma simleri ve ipek işlemelerde kullandığım bobinleri kenara koydum. Tuhaf gülümsemeli esmer bir adam ansızın yanımda beliriverdi. Yarı İtalyan yarı Amerikan aksanı İngilizcesi ile oldukça hafif kulağıma doğru fısıldadı…Pembe rengi tercih etmemi istedi… Neden bilmem tamda düşlediğim bir şeyi resmetti kocaman ellerini havada gezdirerek. Bir “kelebek”…Biraz terbiye dışı gelebilir ancak onun ellerine değil kahverengi kemerine gözlerim takıldı, utanç verici bakışlarımı hemen duvara yansıttım. Ne istediğini anlamaya çalışıyorum mükemmel diyemediğim başlangıç seviyesi yabancı dilimle. Sonra beni kumaşların olduğu yere doğru takip etti. Komikti…Ona mavi renkli solgun dokumaları gösterdim. Başıyla onayladı…Hemen yanına pembe iplikleri yerleştirdi. Neden yanımda hala bilemiyorum. Nefesi saçlarımın arasında geziniyor, dudakları bir şeyler mırıldanıyor ve ben gözlerimi o hoş kahverengi gözlerden ve yapılı omuzlarından alamıyorum…Kaçıp uzaklaşmaya çalışıyorum çünkü kalp atışlarımın sesini duyacak diye korkuyorum…Hızla aldıklarımı kasada ödemeye gittiğimde kayboldu.. Acı bir kahkahaydı attığım arkasından…

Kremalı çörek ister misin? Bak yolun köşesinde ufak bir pastane var. Orda türlü türlü çörekler ,turtalar, pandispanyalar var ve hatta senin gibi küçük sevimli uslu kızlara beyaz tatlı leblebi ikram ediyorlar. Sırtımızdaki çantayı kenara koyduk , metal ayaklı ahşap eski taburelere oturduk. İki gazoz ve iki çörek ısmarladık. Parlayan yüzünü güneşe doğru tutmaya başladın , terleyen alnını saçlardan temizlemeye çalıştım ve bir taraftan seneler önce geldiğim bu ağır çarşının sarmaşıklarla kaplanmış duvarlarını, dükkan sahiplerini incelemeye başladım. Beni hatırladıklarını sanmıyorum.

Sonradan pembe güllere mavi mineler ekledim ve onun dünyaya gelişini hiç kimseye duyurmadım. Haberin dahi olmadı, merak etmediler seni.. Komşunun kızı ve birde yaşlı köpek dışında kimse ilgilenmedi. Uzak bir arkadaşın iki sene evvel doğan oğlunun kıyafetleri ve her daim erkek kıyafetleri ile büyüdü… Başına ilk kırmızı lastik tokayı mahallenin kadın muhtarı armağan etti. Hafif manalı bir tebessüm ederek.

Kısaca ne olduğun ve nasıl olduğun bizi ilgilendirmiyor…Hayatla büyütmeye mahkum biriydin…Biz yalnız büyüdük…Lütfen kenara çekil…

Vapurun iskeleye yaklaştığını söyledi şapkalı adam. Seni kucağıma aldığım gibi doğru teras katı, gemileri, martıları akşamın karanlığı , ayran şişeleri ile dolmuş masayı temizleyip pastel boyaları ve resim defteri çıkarttım. Uzaktaki afişlere doğru baktım. Kedisini seven bir adam resmetmişsin. Şahane…

Bodrum katından hallice ufak salonlu bir kapısı arka bahçeye açılan tek odalı evin mutfağındaki dolaba kat görevlisinin verdiği fındık kutusunu bırakıyorum. Uykuya daldığın için kollarımda sen kütüphane arkası derme çatma yatağa yüzü koyun yatırıyorum… Vücudum kahve istiyor. Arka bahçede ağaç altı sedire yerleşiyorum. Gözlerim açılmak istiyor. Birden bir gece lambası yüzümü aydınlatıyor. Karşımda iki kat üstümüzde oturan yaşlı amca, bugün eve birilerinin uğradığını ve ısrarla kapıyı yumrukladıklarını söylüyor.

Yeni biriyle tanıştım ,aynen öyle…Zihnim allak bullak oldu. Bana arabasıyla hava attı. İnanamıyorum çok kıskandım. Daha sonra sevgilisi ile tanıştırdı. Ayak üstü ,iç çamaşırı dükkanların birinde. Kahroldum. Adam çok yakışıklı. Genç, zinde, aktif, gösterişli say, say bitmez. Kendimi o ıssız umumi tuvalete zor attım. Ardından banklardan birinde haykıra haykıra ağlıyorum. Ellerinde bir sürü alışveriş torbası, ne almıştı acaba diyerek. Sutyen , külot ve hatta pijama. Sonra saate baktım hızla otobüse yetişmeye çalıştım. Balımın ana okulundan çıkış saati yaklaşıyordu. Onu üstünde boya önlüğü ile yakaladım. Sevimsiz bir kadın usulca yanıma geldi ve bir adamın tüm gün bahçenin karşısında onu gözlediğini ve yüzünün çok ürkütücü, bakışlarının karanlık olduğunu söyledi. Dikkatli ol dedi bana ; tenhada yürümeyin. Yalnız sayılırsın ,o çok ufak sana yardım edemez. Başımla onayladım. Haklıydı artık tedirgindim. Acaba kimdi…Neden orda onu izledi…

Sabah yorgun argın uyandığımda kapının eşiğinde tuhaf bir kitap gördüm…Anne Frank…Elime aldığımda garip bir tedirginlik oldu üzerimde. Birden bir çift iri yeşil göz bana doğru bakmaya başladı.. Tam kapıyı kapatmak üzereyken ayaklarıyla kapıyı itti ve “unutama, ölürsün” dedi. Azımda ağlama ayaklarına vurup ve hızla kapıyı kapattım. Ellerimde titreme ,”yeni başlıyor” diye bağırdı. Mutfaktaki telefona koştum. Kızım yanıma geldiğinde ona sarıldım…Elimde telefon yanlış bir numara çevirdim haykıra haykıra ağlıyordum kapı çalmaya başladığında yine o sandım ama komşumuzdu…Üzgün bir dille hasta olan bir akrabasının bizi rahatsız ettiğini söyledi özür diledi. Haykırmam kahkahaya dönüştü…Teşekkür ederim..

Sabahlık…

Üzerine ceketini giymeden çıkma dedim…Beyaz narin teninin üstüne düşen kahverengi bukleleri kenara çektin. İnce dişlerinin arasında küçük bir iç çekiş sezdim…Neden anlamadı bilmiyorum. Sahipsiz kalmamak adına , noktalı boşlukları gereksiz kelimelerle doldurmak oldukça samimiyetsiz ancak biz bunu onunla defalarca yaptık. Yeni evimiz ağaçlık bir parka bakıyor ve hatta yeşil bankları dahi var. Artık ikinci kattayız ve kahvaltılarımızı balkonda yapıyoruz. Yeni insanların arasında belki de şimdiye kadar hiç görmediğimiz ilgiyi görüyoruz.

Masanın üzerinde duran zarfa bakıyorum. Açmaya üşendiğim bir zarf…O gittikten sonra elimde çayım önümde zarfım yavaşça açıyorum. Bir kartpostal, İtalya kıyıları…Kısaca ben dönmek istiyorum diye yazan bir yazı…Biraz şaşkın biraz solgun etrafıma bakındım. Bunca yıldan sonra neden…Birkaç saat debelendikten sonra teyzeme telefon açtım. O dönmek istiyormuş…Onu öğrenmiş…Ağır bir kahkaha attı teyzem. Biraz geç kalmadı mı, diye sitem ederek. Nihayetinde, okudu ,büyüdü, çalışan genç bir bayan…Herkes sahiplenmek ister onu, eli ekmek tutan bir insan.. Çocukluğunda neredeydi, yalnızken, ağlarken, türlü türlü ağır yaşantıları kucaklarken…Sade bir bakışla seni Mısır çarşısının ortasında bırakırken, çok rahattı.. Elinde annenin gümüşleri belki istemeye gelirler diyerek parlatmaya gittiğinde, daha iyisi diyerek başka kapılara yelken açmayı bir gurup arkadaşı ile kendine uygun görüp gittiğinde. Yapayalnız ellerin titrediğinde, o New York ‘a kendi yaşantısına döndüğünde. Hani senin uzaktan izlediğin. Tam aile seni siper aldığında, komşunla gittiğimin o ağır hastanede.. Şimdi mi hazır…Ben şüpheyle yaklaşırdım ve asla yanıma dahi ve hatta onun yanına dahi yaklaştırmazdım..

Kızım kaçardım…Belki de haklıydı ancak kızımın da bilmesi gerekiyor diyebildim…

Bildi ve onu arama boş ver diyebildi…Ertesi sabah giyeceği gömlek , pantolon ,ince kemeri sandalyeye yerleştirerek…

Yemekte sulu köfte var ve “revani”..

Birde O ölmüş…

VIII

*****************

Bir gün…

Ağlayarak yalvarmaya başladığında ve benden; aldığı yün hırkayı, taşlı saç tokasını, günlük defterini ve hatta tüm yazdığı mektup şiir ne varsa hepsini geriye istediği gündü, ufak ayaklarımız arkaya doğru gittiğinde sen kapının eşiğinde. Babamın hüzünlü muzip bir gülümseme yapışını ,kafasını sağa yatırışını hiç unutmam. Sanki çok ağır bir suç işlemişiz gibi…

Beni götürdüğün yer neresiydi? Büyük pencereleri olan ,antika eşyalarla dolu, müze misali, geniş perdeleri olan… Senin evin değildi değil mi…Keşke sahibinden izin alsaydın oraya girmek için.. Yoksa o mu geriye iade etmemi istedi elimdeki bu kutuyu…Akrabanın evi miydi ; belki teyzenin…Beni istemediler öyle değil mi? Uzaklara okumaya gidecekmişsin, öyle söylediler. Çok hem de çok uzaklara. Beni unutacakmışsın ve dönmeyecekmişsin.

Gökyüzünde ne zaman uçan bir yolcu uçağı görsem. Çocukluğum gelir aklıma. Arka odada yatağımın üstünde kız arkadaşıma o bu uçakta derdim beklerdim. Gülüşürdük ve bir gün o orda değil dedi kız arkadaşım. “O” o uçakta değil, şurada deyip kalbimi tutardı.. Annem seni unutmam için ufak beyaz mutfak televizyonunu odama yerleştirdi. Her akşam yatağımızda benimle arkası yarın kuşağını dinledi , hiç usanmadı…Hoş kokulu bir yüz kremi aldı , her sabah aynanın önünde yüzüne sürdü…Ve bana da.

Ben de bir zamanlar çok güzel bir kadındım ve porselen fincanlarda çay ikram ettim değerli dostlarım vardı diyecek karşısındaki kişiye…Bekledi ve bir daha sana değer vermedi…

İşlemeli yastıkları olan sedirin üstünde karamel kutusu , bir de ufak not…Alaca karanlığın ortasında akşam sefaları arasında tohum topladığımızı hatırlar mısın? Döndü dediklerinde bana muhakkak uğrar demiştim bir ara.

Dünyanın öteki ucunu öyle güzel anlatıyorsun ,yeniliklerle dolu , teknolojinin her yerde hissedildiği ,mükemmel bir yer… Senin gibi kültürlü insanların olduğu bir yer. Araban, evin ve müzisyen bir sevgilin varmış…Saksafon ,caz dinliyormuşsun. Bana en son uzayı merak ettiğini söylüyordun…Teleskopun varmış. Artık izliyormuşsun gökyüzünü…Teleskop bizim neyimize diyerek güldük komşumla…

Annemi kaybettik birkaç sene evvel. Bana hatıra olarak gümüşlerini ve porselen takımlarını bıraktı. Birde hatıra defterini ,yeşil kaplı ..Saatçiye nikah davetiyesi bırakmışsın. Uzaktan seni gördüm. Kitapçıdan kitap alıyordum. Ona…

İzleme onu…

Parmak arası terlikleri ayağında bahçede cirit atıyor. Eski bir dost varsay beni diyerek, çubuk şekerler yollamışsın… Elimde şekerlerin ve domates torbası… Koşarak yanıma geldi , eteğini çekiştire çekiştire. Boş kutuyu göstererek kedim kaçmış… Al işte orda arabanın kenarından bakıyor. Kutuya koy gidelim. Ansızın sokağın köşesinde belirdin… Uzaktan el kaldırdım sana ,sende…Şekerlerin elimde gülümsedim…

Yağız o . Parkta karşılaştığımız. Sana çok benziyor , karakter olarak. O da hassas bir insandır. Şekerlerin yanına New York broşürü bırakmışsın. Kozmetikçiden çıktığımızda bir arkadaşla sahibi gösterdi…

Kızımla eve çıktık. Mutfaktan iki bardak çıkardım. Buzdolabındaki soğuk limonatayı ve birkaç buz parçasını bardağa koydum. Buzlardan birini yanaklarında ve dudaklarında gezdirmeye başladı…Kedisini serbest bıraktı. Bir küçük kaset koydum teybe.. Komik hala var mı bu bilmiyorum. Eski bir kaset çalar daha doğrusu hani atmadığım gereçlerden bir tanesi. Beraber içini açmak istemiştik… Merak. Elimizde dev limonata bardağı dans etmeye başladık. Acı bir kahkaha attı. Seni sordu bana.. Eski bir arkadaş dedim ona. Seni hiç dudağından öptü mü diye sordu. Tekrar kahkaha attı. Salonda beslediğimiz ufak sarı kanaryanın yanına koştu. Yem ve su vermeye başladı. Salonun penceresinden karşıki apartmana doğru baktım. Üçüncü kat… Balkonda sen eskiden, eski, eskiler… Ailen taşındığında..

Sokağın köşesinde yine belirdin… Şekerlerin ve davetiyelerin. Perdeyi kapatmak üzereydim. Aniden acı bir fren sesi duydum. Aman tanrım yerde yatıyordun. Koşarak kapıyı açtım. Merdivenleri hızla indim. Kalabalığı yarmaya çalıştım. Ellerim göğsümde benim , benim diyerek. Seni hastaneye kaldırdılar.. Arkandan baktım.

Akşam Yağız eve geldi. Üçümüz, kedimiz kuşumuz hep beraber yemek yemeğe başladık. Bir telefon çaldı ansızın hani bizim eski telefon… Yağız , bir arkadaşın ölmüş dedi.. telefonu bana uzattı…Ağlayamadım…

Eski, eskiden , eskiler… Elinde bisküviler . Beni sana unutturdular. Ha ha…

Öldüğünü söylediler….

IX

ooo

Sabahın erken saatlerinde küçük yıldızlar yerini büyük yıldıza bıraktığında. Ben çok çok uzaklarda yeni bir gülümsemeyle tam karşımda duran o görkemli dağa bakarken ve uçan geniş kanatlı şahinin göklerde salınışını izlerken abimin bir yerlerden gönderdiği kahveyi yudumluyorum; şükrediyorum … Sahilin sesi azar azar kulağıma çalınıyor , konteyner kapısı yavaşça açılıyor ayakları çıplak bir kız çocuğu yarı uykulu boynuna astığım düdüğü gösterip olanca gücüyle çalıyor… Kulaklarımı iki elimle tıkadım ve onu hızla kucağıma aldım… O konuşamıyor, duyuyor, anlıyor, seviyor, sorguluyor, sımsıkı tutuyor… Ellerimi…

Ordaydın. Biz seni gördük…Büyük mandırası olan o küçük köyde. Eski bir ahırda samanları dışarıya çıkartırken. Komik bir köpeğinde vardı. Elma ağaçlarının altında oturan yaşlı bir kadındı el sallayan. Kucağında oyuncak bir bebek tek gözü kör. Eski bir çiçekli çarşaf , birkaç atlet ve açık mavi ince bir elbise iplerde rüzgarda sağa sola savrulan. Koşarak gittiği dev çınar ağacındaki tahta salıncaktı. Samanları bir kenara koydun etraftaki koyunlar hızla yemeğe başladı, onu kucağına aldın ve yere bakan yüzünü taranmamış saçlarını düzeltip sallamaya başladın. Ağaç polenleri ışığın altında yaldızdan çelenk gibi başının üstünde, öne arkaya…

Bende de var aynısı…Tıpatıp aynısı. Başım yana doğru yavaşça yattı, kapattığım gözlerim, ela…Üst üste bir masanın köşesinde, yüzünde sahte bir gülümse…Gri, griler arasında, tütün kokusu sinmiş ağır bir odada…Gözlerim kapalı kırmızı sandaletlerime bakıyorum. Tahta topuklu…

Yalnızca masallarda olur.” Bir varmış, bir yokmuş”…

Yoksa hamile misin? diye sordun. “O” bir rüya küçük kuş…Ayrılırken beyaz mendilimi çıkarttım yanağımdaki kırmızı damlayı yavaşça sildim. Seni son kez görüyorum. Ellerim önümde az biraz gülümsedik. Elveda dedim arkama bakarak…

Sana yalan söyledim, sana çok benzeyen bir aşkla…

Kareli gömleğimi pantolonuma yerleştirdim, bir fotoğraf karesine neşeli bir fotoğraf eklettim. Bir çocuk, bir adam , bir yaşlı , bir ben, ağaç, köpek, verandalı ev, salıncak, hırka…

Hiç tanımadığım bir ülkede, beni terk ettiğin bir günde, New York sokaklarında, yağmurun altında, yeşil çiçekli çantam omzumda hangi parkta gecelesem diye düşündüğüm karanlık bir saate, ağır ağır yaklaşan pahalı bir araca ıslak saçlarımın arasından ürkerek baktım. Bir hafta sonraya ayrılan uçak biletimi acaba erken bir vakte alabilir miyim diye kendi kendime hayıflanırken ve dönüş için cebimde tek bir metelik yokken. Acı veren tek şey sana bir bebek beklediğimi söyleyememekti…Acaba yardım eder miydin? Belki benden değildir diyerek…

Bana sıcak bir yemek, yatak, gecelik terlik ikram etti…Kabul ettim çünkü ıslak bir banktan daha iyi idi…O bunu hak ediyor dedim içimden geldi…Peki “Sen”?! Beni kırmızı takunyalarımla ıslak bir havaya terk eden, kara kargalar peşinden koşsun diye acı kahkahalar atarak sırtını “bize” dönen “Sen”…Gülümse…Çok umurunda olmasın çünkü hayat devam ediyor ve bir yerlerde takılıp kalan sen değilsin.

Çocuk istemediğini söylemiştin. Başımın çaresine bakmayı o kapı önünde öğrendim.. Seni zorladığımı hatırlamıyorum sanki zorlamışım gibi davranma etrafında …Komik…Çok soğuk bir bakışla ayrılmıştık..

Parşömen kağıtlarına çizilmiş koyu renkli yazılara bakıyorum…Resimsel bazı çizgiler.

Bir sabah ansızın mutfakta çalışan kadın oğluyla beni uzaklara götürmeye karar verdi .. Haklıydı… Daha ağır kayıplar vermeden; uzaklara. Azımdan biraz kan geliyor. Susuyorum. Çayırları ufak tefek ağaçları düşlüyorum. Gözlerimin altı morarmaya başlamış. Mataradan ılık bir suyu yavaşça içirdi bana.. Yolda tokası düşen ayakkabılarımı çıkartıp yeni kesler ve birde geniş siperlikli şapka aldı. Aslında az aradığı teyzesi birkaç günlüğüne bizi ağırlaya bileceğini söyledi.

Koltuğumun altında çantam hırkam…Küçük bir belediye nikahını hızla yaptık.. Tanımadığım bir dünyada, tanımadığım bir adamla tanımadığım bir köyde elimde yanan biletimle evli ufak bir kadın olarak karnımda ufak bir kız çocuğu ile kaldım. Seni affeder miyim bilemiyorum, umursar mıydın sanmam…

Seneler sonra ona beyaz bir termos hediye ettiler, kahvesini daha sıcak içsin diye… İnce bir gülümseme ile veda ettiler. Dişlerini göstermeden…O da umursamadı.

Beni bu dünyaya getirdiğinde eşim olmak istediğini sandım ve kaldığımız otelin gecelik fiyatını öğrendiğimde sana borçlandığımı anladım…Uyandım. Otelden ayrılsam bile ;O borç hiç bitmedi…Ne yazık…Şimdi karşımda duran yerli adama bakıyorum ve zamanla tanıyorum çünkü aslında insanları tanımanın kolay olmadığını biliyorum…Sen de…

Yediğin her dilim ekmeğin bir bedeli var. Bende bunu öğretiyorum ona…Tarifinle.

Hayat yoklukların arasında daha ağır ilerler. Boş teneke kutularını sıraladığımız alçak duvarlı kilerin mavi boyalı kapısına basamaklara dikkat edin diye yazdık. Sakladığım üç beş eşyanın arasında eski bir anı defteri, küçük bir kibrit kutusu, üzerinde “Welcome” yazan , elden kurmalı saat var. Yani sana ait hiçbir şey yok…Onlarda ahşap tezgahın altındaki bir kutuda.

Bir yuvarlak masanın etrafında dua üzerine dua sıralayan sen değilsin. Tabaktaki kızarmış patateslerin kenarına bahçe domatesi ve yeşil biber ekledim. Masum pembe dudaklarının köşesinde hiç söylenmemiş bir seni seviyorum cümlesi gizli. Ellerimiz birbirine kenetlendi ardından ellerim omuzlarımı tuttu. Bana yol vereceğini biliyorum , bir gün ben hazır olduğumda yolumuza yalnız devam etmek istediğimizde….

Ateş böceği ve karıncanın hikayesini bekli yüzlerce defa anlattım. Garip yüzlü ayısının paltosunun çiçek şeklinde düğmesi var , hep ilikli…Ona atkı örmeye başladık ve yavaşça kahverengi valizimizi çıkardık…Ayrılığımızın onu derinden üzeceğini biliyorum çünkü bizi hep sevdi, sevdiler… Ancak bir gün ve daha erken bir gün olması gereken bu…

Ellerimiz yukarda sallıyoruz. Arkadan gelen güneş ışıkları saçlarımıza yansıyor. Beni, kalbini gösterdi. Lisansız bir tarif…Duvardaki fotoğrafımıza bakıyoruz. Ben , sen, o…

Hava alanından abim bizi o eski püskü arabasıyla aldı. Yaz güneşi batmak üzereydi, türkü benzeri bir müzik çalıyordu uzaklardan. Tuhaf bir gülümsemeydi suratımızdaki. Kendini saklayan ve ahşap topuklu kırmızı sandaletlerinin ucunu gösteren ufak bir kıza selam dedi. Boyadığı bir kağıdı ona doğru uzattı. “Bak boş..” Salıncak, veranda, ev, bahçe….

Eski arkadaşlardan hiç kimseyi aramadık ve hatta hiç kimseyi…Bir kartpostal hariç her şeyi geçmişte bıraktık … Ufak mutfağımıza yeni bir yuvarlak masa aldık. Duvara hatıra olarak bizi astık…

Mersi..

O öldü, dediler…

X

*********

Sana son mektubumda bir Almanla tanıştığımızı yazmıştım. Benden nefret ettin …

Garip bir sabahtı anne, nihayet sen yoktun ellerimde tuhaf bir uyuşma çantamı hazırlamaya çalıştım. Cenazeden sonra , pasaport işlemlerim için kendime zaman ayırmam gerekiyordu. Bitkindim. Artık tamamen düşüncelerimi arındırıp ne yapmam ,nasıl yaşamam gerektiğine karar vermek zorundayım. Sen hastanedeyken ,kızımın Avrupa’nın ortasına yerleşeceğini öğrendim. Ağzımda buruk bir gülümseme, uzun süredir beklediğimiz bir haberle , yatağının köşesinde seni bekledim. Yakın bir akrabamız koltukta uyukluyordu ve ona gidip dinlenmesini söyledik. Ağır bir bakışla odadan ayrıldığımı ve bekleme salonunda oturan bir eskiye “defol” dediğimi hatırlıyorum…

Sonra sana yazmak istemedim. Çünkü ayrı yollara gidecek insanlarız. Biraz isteseydik…Bekli…

Savaş yılları…

Dualarla uğurladığımız, soğuk bir mezarlık babamızın yanı. Üzerinde ipekten boynu kurdele ince zarif elbisen. Saçların omzunda dalgalı, bana hediye ettiğin gül kurusu rujun dudaklarında , ellerin o yakışıklı adamın ellerini tekrar tutuyor nihayet..

Yalnız değilsin, hatıraların benle değil, benimle bir anı paylaşmadın…O ev sıcaktı diyemiyorum, zarif bir nakıştı ısıtan sadece o odayı ve o da hediye ,bir sofra kurulmadı orda, neşeli dostlar yoktu, bilemiyorum…nedenini…

Ağır ağır araçlar o sessiz gemiden uzaklaştı. Birkaç hafta sonra eşyalarla beraber bizde buradan ayrılıyoruz.

Kıyafetlerin birçoğunu ve yatak odalarını satmaya karar verdik. Senden kalan yemek takımlarını kutulara köpüklerin arasına yerleştirdik anne. Gideceğimiz yerde yaşam alanı dar, eski bir kır evi. İş yerleri, ufak sanayiler arasında bir yer. Önünde yoluk bir bahçe de var. Market var mı bilemiyorum. Saçlarımı arkadan topladım. Uzunca süredir boyamadığım için dipleri beyaz. Açık sarı karamel karışımı boyayı kafama boca ettim, yok erken senin için dediğini hatırlayarak. Kızımın aldığı oldukça pahalı bir kremi hafifçe yüzüme sürdüm, sen gibi…Sarı yaldızlı aynanın önünde…

Abimler yemeğe çağırdığında, toprak rengi salata kasesini onlara götürmeye karar verdik, Fransız porseleni olan. Ohio’ da ahşap bir eve yerleşeceğimizi düşleyerek mutfak masasında ,olmazsa olmaz dediğimiz püre kasesi olacaktı hani?! Bir türlü gerçek yerini bulamayan. Biraz buruk biraz tebessüm kaplı yüzü dolaptan tartan terlikleri çıkartarak gülümsedi. Araba yolculuğunu tercih ettiğimiz için yol oldukça zor olacaktı ve abimle bir güzergah ayarlamaya çalıştık.

Maviydi deniz, yeşildi göl derken. Sıcaktı hava, soğuktu kar…Bir evin içinde, bir köşesinde…Aslında…

Hızla konteynır doldururken tarifi mümkün olmayan bir sıkıntı hissetim. Bir daha buraya dönemeyebiliriz diyerek. Evin satışı için yetki verdiğimiz emlakçıya anahtarları teslim ettik. Aracın koltuğuna oturdum. Gözlerim arkaya bakıyor. El sallayan hiç bir kişi yok. Bulutlar karanlık, geçmişte diyeceğimiz bir yerlerden yavaşça uzaklaşıyoruz.

Ellerini yüzüne kapatıp haykıra haykıra ağlamıştın. Kırmızıydı yüzün. Bekleme salonunda kapıdan ansızın o geldi ve bir tokat fırlattı alnına. Sessizlik istediler. Arkam dönüktü koridora, abime bir sırrımı daha verdim pencerenin önünde. Yine çok önemli değil diyebildik. Önemsiz aslında, her yabancı gibi donuktu davranışların. Doğal aslında senin için , onlar için. Teşekkür ettim , her defasında biraz daha yük atarak üzerimden, daha bir hafif…

Yollar ekonomik krizle daha az kalabalık, birkaç bavul arkada, ayaklarımızda Adidas marka ayakkabılarımız , hafif bir tatil müziği kulaklarımızda o marketin, o istasyonun önünden geçtik öylece, mangalda et pişirmeden, soğuk içeceklerimiz, termosta kahvemiz ,ekmek arası öğle yemeğimiz yanımızda…Edirne’ye doğru…

Açık renk bir kumaşla kaplattığım ufak bir resim dosyasını , bir minnettarlık ifadesi olarak sana göndermiştim. Üzerinde adım bir de tarih. Her resmi dikkatlice incelersen o ufak ayrıntının bej ağırlıklı olmadığını anlarsın. Aslında hemen hepsi her saat diliminde farklı bir görsele dönüşüyor… Bir mezarlık, bir köy, bir yas…Akşam vakti..

Kase onlarda…Seni davet edeceklerini sanmıyorum…

Birde O öldü…

XI

*******

Şehrin güneyinde eski bir basketbol sahasının kenarına ilişmiş bankların üzerinde geleceğe dair nedenler nasıllar üzerine ufak bir kadınla konuşma yapmıştık…Bileğimde bir erkek saati gümüşten, avuçlarımda ceviz, sahipsizliği anlatmıştı bana. O sıralar oldukça genç olduğum için fazla bir yorumda bulunamadım ancak zamanla onun hislerini paylaşır oldum. Haklıydı çünkü insanlar bireysel yaşayan varlıklara dönüştü yada bizim etrafımızdakiler.

Karanlık koridorlarda siyahi bir ailenin kavgasını dinliyor kulaklarım. Elimde kesekağıdına sarılmış az biraz pastırma, yumurta paketlenmiş un…Kapılar çarpıyor arkamdan. Buzlar ülkesindeki garip yürüyüşlü penguenler gibi sallana sallana evime giriyorum. Acı siren sesleri camlara vuruyor. Elimdeki sigara hiç içilmeden sönüyor… Telefonun sesi çantamda beni çağırıyor. Yetmişlerden kalma bir koltuğun üstünde bekliyorum. Açmadan belki susar diye. Kollarımın arasına alıyorum kafamı yine de duyuyorum. Acı çeken ince vücudum değil…Ruhsuz halinle öylece gidişin…Cüzdanını açıp bak boş diyerek kahkaha atışın değil, ayakkabılarını hiç çıkarmayışın ve ceketini hep aynı yere bırakışın…

Küçük bir kız çocuğu kucaklarımda, bacaklarımı sarıyor, başı dizlerimde, güneş yüzüne gözlerine vuruyor, yarı açık yarı kapalı uykulu. Üstü ıslak, yanaklarını siliyor. Onu öpüyorum öpüyorum…Televizyonda eski bir komedi programı, oyuncuları dekoru her şeyi eski ve hala gülüyorum. Mutfağa geçiyorum küçük bir kaseye biraz üzüm koyuyorum eline verip banyoya geçiyorum. Defalarca ve defalarca yıllar sonra alışıyorum ve garip gelmiyor terk edişin o küvette.

Hep yeni bir başlangıç yapacağımızı söylerdin. Her defasında kaybeder ve eline para geçtiğinde bu sefer der … Ağlayarak dönerdin…Şaşırmazdım … Bir gün yalnız olduğunu söylemek zorunda kaldım. Son sözlerimdi öylece veda etmiştim sana. Elimde bir valiz…Kızım ve ben… O evden ayrıldık. Gözleri eksik bir ayı ellerinde uçağımızı beklerken…Seni beklerken, sen giderken, ben ve o beklerken…Yaşlı bir kadın yediği kekin ucundan ona da ikram etti. Hırkasını aşağıya çekip sıralı plastik sandalyelere oturmaya çalıştı. Uzaklara inen kalkan o uçaklara bakıyoruz. Seneler sonra tek endişem tek dili İngilizce olan kızımın yeni bir ülkede nasıl hayat kuracağı oldu. Bir merhaba endişem oldu.

O eski parkta arkadaşımın boynuna sarıldım…Bak o biraz daha açık tenli bir melez deyişi aklıma takıldı, artık benimde sağ yandaki dişim eksik, boynum yerde ağlıyorum…Potalara bakıyorum. Tellere, kimsenin olmayışı genç bir çiftin sadece birbirlerini öpmek için buralara gelişini dikkatimi çekiyor.

Uçak havalandığında arka koltukların birinde, uçmaktan korktuğunu söyleyen tuhaf suratlı bir adam var…Kızımın elimi sıkıca tuttuğunu , gözlerini kapatıp kısık bir sesle ana okulunda öğrendiği bir şarkıyı mırıldanışını dinliyorum. Bulutların arasında kanatların üzerinde oturan çingene şarkıcının serseri sırıtışını izliyorum. İstanbul’a indiğimizde direk bizi otele götürecek taksi için para bozdurmam gerektiğini düşünüyorum.

Midem bulanmaya başladı…Bozuk bir yemek gibiydi davranışın. Tarlanın ortasında kuşları dahi korkutamayan bir korkuluk gibi duruyordun. Zahmet edip biz ayrılıyoruz buralardan dahi demedim…

Soluk bir Laleli otelinde. Yatağın sol köşesinde, uykuya dalmış bacakları çıplak çarşafa sarılmış haline bakıyorum usulca perdeyi aralayıp abimi arıyorum…Biz İstanbul’dayız diyorum. Birkaç gün sonra oraya gelebiliriz. Henüz nerde yaşayacağımıza karar vermedim. Kadıköy taraflarında bir ev tutabilirim biraz param var…Konsolosluğa uğrayıp bazı sorular soracağım diyerek…

Eski bir büfede soğuk sandviç yemek istedik. Camekanın önünden geçen hantal yaşlı bir çiftin soğuk bakışlarıyla irkildim. Adam ansızın cama vurdu ve uzaklaştı. Nedenini anlayamadık , ürktük geriye çekildik. Yavaşça oradan ayrıldık. Çantamı sıkı sıkı tutuyorum , ufak bir fırından bir satıcı galeta al diye hıçkıra hıçkıra bağırıyor…Ellerimizde galetalar ağlayan fakir bir oğlanın sıfıra vurulmuş saçlarına baktık. Kızımın yüzü bembeyaz oldu başını okşadım. Uzaklardan denizi izleyebileceğimiz bir yer aradım sonra vazgeçtim…Konsolosluktaki işlerimi bitirdiğimde saat epey geçti. Yorgun bir şekilde tekrar otele döndük. Sabah erken bir vakitte Edirne’ye yola çıkacak ve yeni bir hayata adım atacaktık.. Seneler sonra İstanbul bana ağır geldi ve yerleşmekten vaz geçtim…Elimde çocuk hızla otelden ayrılmak için çantamı hazırladım. Koltuğunun altında tıraş takımı gömleği işlemeli bir adam koridorda bize başıyla selam veriyor.. Ödemeyi yaptıktan sonra kahvaltı salonundan aldığımız çöreklerle oradan ayrılıyoruz. Otobüs kalabalık ve biz en ön koltuktayız. Otobüs şoförü kırmızı bir şekerlemeyi kızıma veriyor. Yol boyunca izlediğimiz manzara, okuduğumuz kitap…Enez sahili temiz hoş bir yer diyerek.

Abim ve ailesi terminalde yüzlerinde buruk bir tebessümle bizi karşıladı. Eski bir apartmanda yaşayan annemin evine getirdiler bizi.

Bir yeni hayat böyle başladı.

Farklı değillerdi dedi ,soba köşesinde oturan annem. Plastik bir bebekti kızımın oyuncağı. Bir daktilo aldım eskiciden. Çeviri yapıp, dilekçe yazdım bir süre.

Mavi bir elbiseydi düşlediği, sarı yaldız sırma nakış eteğinde, ipek bir buluz beyaz, gül desenli kendinden…Kolları dirsek hizasında. Nereye götürebildin ki konuşuyorsun.

İzlediğimiz gene binlerce insanın ölümüydü, fakir insanlardı, sokak kedileriydi, bahçedeki kabak çiçekleriydi. İlkokul bahçesiydi…Seksek oynayan çocuklardı…Yıllar yıllar sonra , şehrin dışındaki mezarlıktı, komşu kızının düğünüydü, doğan torunuydu…

Birde O öldü…

XII

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Yavaşça cenazeyi alt kata indirdiler. Küçük bir kız duvara doğru yaslandı elinde tek gözü kör plastik bir bebek, habersiz… Cam kenarına yaslanmış çift kişilik ufak yatağın üzerinde dantel işlemeli siyah bir yemeni, altında yeşil bir mendil. Yatağın yanındaki sehpanın köşesinde bir bardak su….Birde ağır bir hırka.

Başını hafifçe sıvazlayan abim çenesini örtmeye çalıştı. Cenazeyi taşıyan genç çocuğun eline biraz para yerleştirdi. Tuhaf ,biçimsiz bir kalabalık arka arkaya…Kendimi izliyorum uzaktan. Başımın yana yattığını bile hissetmedim. Anlamsız geldi…Mezarlığın toprağı kazıldı, herkes ağlamaklıydı. Bir adam elinde kuru çiçekler etrafa savurdu. Hızla ve çok hızla gömdüler.

Neden öldüm ki. Keşke ölmeseydim…

Sabahın erken bir saatinde kalkmıştı her zamanki gibi dedi kadın. Her sabah erkenden kalkar mutfaktan bir avuç buğday alır pencerenin önünde karşı damdaki kuşları yemler, kahvaltı için yumurta çıkartır ve…Anladım dedi yanında oturan adam , anladı…Neyi ?! Erken kalkma nedenini mi ya da huzursuz bir halde uykusunu tam alamamış bir insan olarak tekrar dirilebilmek için elinde bir kahve kuş yemleyişini mi? Yatakta kafası yorgan altında küçük yavrusunu izleyerek kendini avutan yalnız bir kadını mı anladı…Eşi nerde diye sordu birisi…Soğuk bir hava esti etrafta. Onun eşi yoktu…

Zamanın birinde uzak bir diyarda tatil için çalışmaya gitmiş ve orda aşık olmuştu…

Bak sana ne göstereceğim…Sedef…Kolye ucu yaparsın.

Martıların mavi gökyüzünde salına salına uçtuğu, sonsuz yeşilin tüm vücudumu kucakladığı bir yaz mevsiminde tanıdım seni…Turist olarak İrlanda’dan buraya bizim memleketimize gelmiştin. Kahverengi gözlerin kumral saçların ufak bir gülümsemen vardı yüzünde. Çalıştığım hediyelik eşya dükkanından beyaz bir kutu almıştın lüle taşı işlemeli…Sonradan bana armağan etmiştin. İçine ince gümüş bir kolye koymuştum ,yatağımın baş ucunda sen veda ederken gülümsetmişti ikimizi…ağlamaklı.

Bir daha gelmedin ..

Hamile kalmış, herife söylememişler ,bu da genç…Oradan Ankara’ya dönmüş uzakta kal bizden biraz sonra tekrar dönersin buraya demişler. Bir abisi var o kadar…Aramadılar adamı hiç…Şimdi?

Hayır…Yine aramadılar…

Bir şey ifade etmez…İlgilenmek gibi bir zorunluluğu yok. Nüfusuna kayıt dahi ettirmek istemedi. Çağ dışı bulduğu bir kadın…Kendisi ile aynı düzeyde eğitimi olmadığını…Sadece güzel ancak sabahları pek güzel gözükmemiş gözüne, bilseydi zaten istemediğini direk yüzüne söylerdi…Çocuk falan istemiyorum derdi. Bizimki belki der hep…Elinde leblebi…Ha ha ha elinde…

Helvalar, külahta akideler dağıtıldı.

Yatak boş, yatak boş…boş dedi küçük kız….gözleri açık “gitti”…

Zamanın akmadığı bir yerdeyim ve bana türlü türlü sorular soruyorlar. Direk cevap veremediğim için azarlandım. İş yerine gidersen seni arka kapıdan attırır demişlerdi…Haklıydılar ha ha ha…Yalnız hayatı göğüsleyecek dedim onlara sizde destek verirseniz daha rahat yaşar. Büyür , okur, bazı açılardan bana benzer ,belki daha başarılı olur…Kaderin değişsin ister miydin diye sordu bir cüce. Ha ha ha…Neden olmasın …

Başım dönüyor, kusacak gibi hissediyorum…

Ansızın kendimi o ufak dükkanda buldum. Korktum.. Yavaşça kapı açıldı…O.

Tuhaf bir his. Ona istersen hiç durma git demek istiyorum ancak küçük kızımın yüzü gülümseyişi gözlerimin önünde sabret diyorum. Çenesinin altını öpmek istiyorum. Hadi şu benim kızı yapalım sonra bir zahmet bizi bir türlü kendi düzenim dediğin ortama, mutfak adasına, beyaz koltuklarına sonsuz zengin manzarana dönüver…Kırıver, yakıver…Gülüver…

Onunla sohbetimiz biraz uzadı ansızın çünkü küçük bir kedi yavrusu miyavlamaya başladı. Tuhaf kaderde bu yoktu…Daha sonra yakışıklı bir adam daldı dükkana …Nefesim kesildi.. Ufak bir kolye aldı ucunda sedef bana baktı. Elimde kolye…

Bu kader farklıydı. Yanımda sen yoktun. Kızım değil oğlum oldu daha sonra. Sandalyeden düşmedim çünkü kocaman bir evde hizmetçim oldu. O saatlerde arabayla pastaneye çörek almaya gidiyordum. Kızım yoktu, sen yoktun, kızımsız…Sen de.

Sen de. Hah. Gülüver…

Birde O öldü…

XIII

*****

We are friends…

Belki bir daha görüşemeyebiliriz ancak o gün geldiğinde sizden ricam, çayınızı ılık getirsin hizmetli ve birde mümkünse ufak bir peçete koysun yanına hatta üzerinde ismimin baş harfi açık mavi ipekten iplikle ” Times Italic ” işlenmiş olsun…Sevgilerimle…

Ağaçların arasında saklanmış sessiz bir yol orası, yolun sonunda eski bir köy evi göreceksiniz. Girişte sizi bekleyen güçlü omuzlara sahip, açık yeşil gözlü keskin bakışlı , kasketli, avcı tüfeği olan bir adam olacak. Aracınızı evin arka tarafına park edebilirsiniz. İnanın güzel bir hafta sonu tatili için inanılmaz rahat bir yer. Hava alanında sizi bekleyecekler, araç kiralamanız dahi hiçbir şey sizi zorlamayacak. Benden size küçük bir hatıra bu tatil kalsın istedim. Beni hatırlayamaya bilirsiniz. Bay Sen size yardımcı olacak…

Tuhaf görünümlü bir kadın usulca elini uzattı şoföre , onları karşılayan adamın sırtında henüz yeni avlamış olduğu ördekler ;öne eğildi…”Madam”. “Hoş geldiniz..” Kadın nazik bir dille teşekkür etti…

Büyük ahşap kapıdan içeriye girdiler, İçeride hizmetli Sen valizleri aldı. Girişteki dresuarda yeni kesilmiş çiçekler Murano vazonun içerisinde duruyordu. Eski antik İrlanda stili bir ayna hemen yanında gümüş aplikler.. Yer ceviz kaplama ağaç parke ve duvarlarda sayısız resimler, fotoğraflar…

Burası dedemin evi…

Antik mavi bir kasenin içinde duran minik cam balık figürlerine gözleri takıldı. Ansızın karşısında tuhaf gülümsemesi olan kalın moher kazaklı adamın gördü. Ona yavaşça selam verdi, yatacağı odayı göstermek istediğini; daha sonra eğer yorgun değilse tüm evi ve mutfağı ,kütüphaneyi dolaştırabileceğini söyledi.

Küçük pencereli, tavanı kalın kirişlerle desteklenmiş, beyaz badanalı, maun yataklı , üstünde goblen işlemeli örtüsü olan ufak bir odaya girdiler. Kalın perdeler ve bir de el oyması ceviz sandık yatağın ayak ucunda…Hemen koridorun sonunda ona özel ayrılmış, pembe banyo, eski bir ayna duvarda…

Teşekkür ederim, biliyorum hikayenin sonunda ısmarlanmamış bir pizza ile veda edeceksiniz.

“Ben çok naziksiniz.” Bay Sen usulca valizleri köşede duran valiz dolabına yerleştirdi. Kadın kendine hafifçe gülümseyen bu iki adama doğru baktı “tuhaf sanki daha önce bu eve gelmiş gibi hissettim kendimi” dedi. Sessizlik oldu fakat kısa sürdü. Bay Ben eve her sabah yaşlı bir aşçı geldiğini eğer özel bir yemek isterse kendisine iletebileceğini söyledi. “Çok nefis ekmekler pişirir ve ev reçelleri çok lezzetlidir” diye devam etti.

Beyaz örtülü yuvarlak masanın üzerinde küçük güller duruyordu. Kadın yavaşça sandalyeyi kendine çekti. Bahçeden içeriye giren kediyi fark etti. Boynunda elle işlenmiş garip bir tasma duruyordu. Elinde çay tepsisi ile masaya yaklaştı Sen…Yumurta akından yapılmış bezelerde vardı yanında. Aralarına sürmek için çilek reçeli ikram etti. Nazik bir dille teşekkür etti kadın. Kısık bir sesle kendini anlatmak istedi dizlerinde titreme ilk defa böyle bir davet aldığını ve maddi imkanları olmadığı için çok fazla bir yerlere gidemediğini Teşekkür ettiğini söyledi. Özellikle küçük kızı öldüğünden beri. Tarifi mümkün olmayan bir acı olduğunu ,bulundukları dairenin dördüncü katından düştüğünü ve çekmecesinde kısa bir yazıyla kendisine , yaşlı anneannesine veda ettiğini anlattı. Sen başı önde kadını dinliyordu. Dışarıdan kimsenin duymadığı havai fişek sesleri geliyordu. Sanki bir ufak yüz ,bir ufak beden defalarca kumral toprağa düşüyordu…Hangi olay bu ufak yavruyu bu kadar üzebildi…Bu kadıncağızı yalnız ve kimsesiz bırakabildi…Kadın da bunu merak ediyordu…Çoğunlukla kendini suçluyordu…Fark edemediği için. Çünkü kızı hep ince bir gülümsemeyle konuşuyordu…Saçlarının köşesine pembe çiçeklerden bir toka takıyordu. Ayna onu hep mutlu ve güzel gösteriyordu…Yalnız büyütmek zoruna kalmıştı ve hep güzel ev masalları ile onu avutmuştu…Ağır yılları.

Beni o uzak bir diyarda arkadaşlarınla tanıştırmak istediğini sandım. Doğru yanımda oturmadın dahi…Sanırım buydu ince aşağılaman…Kendi kendime ne yaptım; komik…Komikmişim. Hadi gülelim…Ha ha ha ha ha….

Bay Sen usulca dışarıya çıktı. Kadını çayı ve üzüntüsü ile baş başa bıraktı. Şömineden rahatlatıcı sesler geliyordu. Evin kedisi goblen işlemeli bir yastığın üzerinde uyuya kaldı. Kadının yanakları pembeleşti. Hiç görmemiş olduğu ancak yanında kendini rahat hissettiği bir adama içini açmış bu kısa dinlenme için teşekkür etmişti. Onu buraya getiren ufak bir derginin arka tarafında “Sizi tanıyorum.” yazısı olan tuhaf bir kağıttı…Elleri titreyerek peçete ile azını sildi. Yalnız bir gülümseme ile dışarıya açılan kapıya yöneldi. Porselen kaplama kapı tokmakları onu uzaklara kendi ailesinin yanına götürdü. Sade bir törenle defnedilen Norveç mavisi güzel gözlü yavrusunu düşledi. Komikti değil mi…Yavrusu öldüğünde otopsi yapılmış ve iki aylık hamile olduğu söylenmişti. Utanıyordu çünkü müstakbel baba onu ret etmişti…Oldukça yaşlı bir adamdı üstelik güçlü…Sadece ağlayabildi…Bir çift spor bebek ayakkabısı duruyordu çantasında .Zannımca belki her şey değişir derken karşısındaki adamın kürtaj talebi ile karşılaşmış bunu istemediğini defalarca söylemiş ancak yine de isteği kabul görmemişti. Oysaki ona anlatsaydı kızını da torununu da bağrına basabilecek güçte bir kadındı. Paniğe kapıldığı bir sırada kendini boşluğa bırakıp hayata veda etmeyi tercih ediyor. Adam kısa süre sonra pişman oldu dediler ve tedavi görmüş büyük bir hastanede ardından evlenip gazetelerde karısı ve yeni doğan minik yavrusu ile pozlar vermiş…Sessizce gazeteleri saklamış kadın ve tanrıya devretmiş bu üzüntüyü…. Neden…

Tekne soğuktu…

Sade bir tatil yaptı kadın…Biraz göl kenarı biraz orman gezileri. Sen ,Ben ,O mutluydu…Sonra sessizce tekrar teşekkür edip ayrıldı oradan. Sen ve Ben O ayrıldığında yavaşça eski bir dolaptan vişne likörü ve iki küçük kadeh çıkardı. Küçük kızımızın şerefine…Kaybettiğimiz küçük kızımızın. sonra ufak kısa bir konuşma yaptılar telefonda. Artık rahat uyuyun dedi Sen karşısındaki kişiye…Ağlamayın lütfen ölen küçük kızcağıza ve kaybettiğiniz doğmayan torununuza onlar için beraber dua ettik.

Biz ve Siz…

Birde O öldü…

XIV

****1****

Çarşamba sabahı döneceğini söyledi…Pis bir gülüşle…

Anneannemden kalan eski bir tarifi mutfakta duran devasa masanın üzerine koydum. Sizden bir ricam o tarifi harfiyen uygulayıp akşam çayına hazır etmeniz. Eğer başarılı bir uygulama yapabilirseniz dostlarıma da ikram edebilirim…Ve sade bir gülüşle ayrıldı mutfaktan Arp.

Yoğun bir iş temposuyla çalışan bir kadındı ;sabah beşte uyanan ve akşam iş dönüşleri genelde belirsiz olan.. Ancak bugün biraz farklı ,eve daha erken dönecek. Önce alışveriş yapmak için şehrin en işlek caddesine gidecek ve orda ünlü diyebileceğim bir dükkandan herkesin sahip olamadığı ipek bir eldiven alacak. Birkaç hafta önce üzerine zarif bir çiçek işlettiği siyah bir eldiven…Ne kadar narin ve beyaz elleri var…

Girişteki dresuarın mermerine anahtarlarını bıraktı…Salona açılan kapıları araladı ve orta sehpanın üzerinde duran fındıklı kurabiyelere göz attı…Üzerindeki kadife ceketi ve alışveriş yaptığı mağazadan aldığı kutuyu odasına bıraktı. Ağlayan yüzüne dokundu, kımıldamayan dudaklarıydı…Çenesi sanki daha ağırdı…Yokladığı başıydı acaba hala yerinde miydi…Boynundaki ince fuları üst kattaki çalışma odasında çıkardı. Bir bardak su ve …

Salonda…Ayağında rugan ayakkabıları … Ansızın cep telefonu çalmaya başladı…Anneniz hastanede.

Elinde bir şişe içki…Azında kahkaha…Ona ona kahkaha atıyormuş…Bunu ona nasıl yapabildi. Yalnızca o kadar küçük düşünebilen bir adam…Peki o çalıştırdığı kadınlar…Kadınsınız…Hızla dışarı çıkmak için hazırlandı … Hizmetli tuhaf bir gülümsemeyle bugün kreminizden biraz kullandım hanımım dedi…Aceleyle…Boynu önünde hanımının kızacağını düşünerek…Kendine bir krem al devamlı paylaşamayız…Sonra hızla kapıdan çıktı..Annesi için endişeleniyordu. Oysaki beraber çay içeceklerdi..

O küçük sahil kasabasında her sene “O öldü…”günü düzenlenir…Öldüğüne bir türlü inanamadığınız insanlar adına…Ölen insanlar tek tek anılır ve “O öldü..” Camide hoca yavaşça genç kadına yaklaştı ufak bir sessizlik oldu ve ” O…”….Tanrım hala ağlıyorum. Oysaki hastanede epey bir vakit geçirdik ve onu kaybettim…Bugün onu hatırladım tekrar beraber almak istediğimiz kırık dökük seramik kupalardı…Sessizce evimizi döşemeye başlamıştık kimsenin el attığı yoktu bize…Sokağın köşesinde bir arkadaşımız bana “birde O öldü…”Haykırıyorum şimdi…Sen kimdin??? Seni affetmiyorum…Nasıl ölürsün anne…

Hastane kelimesi Arp için ağır bir kelime ki ona insana karmakarışık gelen birçok cümle sayacaklar…Doktor omzuna dokunarak artık fazla zamanı kalmadı dedi buruk bir bakış atarak yeşil gözlerine. Bacağını kaybetmişti öncesinde fazla hareket edemiyordu… Ancak çok çaba harcadı hayata tutunmak için. Babamdan bize kalan o küçük çiftlik evi yordu onu farkındayım ama ne oradan ne de elma ağaçlarından vazgeçti. Onu yanıma almak istedim ama benimle gelemedi. Ona kollarını açan tek kişi babam olarak gördüğüm O kişiydi. ” ” hiç bahsetmedik o evlendiğinde onu gömdük öldüğü yere…Doktor düşünceli bir şekilde “O ölmedi ama ve belki size yardım edebilir”.. “Asla” dedi Arp “O” öldü…Onu hiç karıştırmayın bu duruma…Sizi aradığını anladım ancak sadece çıkarı olduğunda arayan bir kişilik zannımca onu hiç tanımadım…Görmek istemiyorum….O eşsiz mezarlığa gömemedi henüz ;budur hüznü. Lütfen…

Saçlarını yüzüne savurdu…Geçmişteki ben gibi…Merdivenlerde karşılaşmamız yıllar sonra tuhaftı.. Seni beklerken yavaş yavaş ördüğü…Seni beklerken ölsün dediğin yavrumuzdan daha değerli olduğu ve bunu hatırlattığı için…

Üç küçük hırka krem rengi…

Pis bir suratla sadece gülersin…

Çan çan kucağımda yanına geldim bak…Hayattasın…Henüz ölmedin…

Beraber arabaya bindik.. Arp yavaşça gülümsedi ve hiç kimseye, hiç bir şeye güvenmemeyi küçük yaşta öğrendiği için huzurluydu…Kendisine ve annesine saldıran kişileri geride bırakalı yıllar olmuştu…Aileleri ile annesine saldırışları , terkedilişlerini, yıllar sonra ağlayan annesinin onu çok seven Amerikalı İtalya kökenli bir adamdan bahsedişini…Ağır bir niyetle evine gelen geçmişteki yalancı kişilikleri ve çirkin insanları…Hazmetti…Tıpkı senin yapay bir gülümseme ile geçmişi hazmettirmeye çalışman gibi…Zaten yıllar önce hazmetmiştik…

Doydun mu?

Annenin kremini kullanmadım…Seni beklerken kirlettiğin ellerimdi…Hizmetçi değil eş olarak o eve adım attım…Teklifini beklediğimde ağlıyordun…Patronundu karşımdaki ve soğuk bir masaydı…Onun eviydi…

Nihayetinde sıcak tutmak istediğin ben değildim…

Beraber çay içmeye başladılar…Kahverengi saçlar…

Me Bene…I love you…

Anne sevimsiz bir adam o…Boş ver fındıklı kurabiye ye.. Birde O öldü…

xxxxxxxxxxxxxxxx

Her tarafı beyaza boyamak istiyorum…Unutmak ,tekrar unutmak; uyumak…

Eski kilisenin önünde kırmızı dudaklı kahverengi saçlı küçük bir çocuk duruyor.. Elinde mavi bir balon beraber uçalım gökyüzüne kimse bizi bulamasın ,kaçalım gidelim buralardan…Kaçalım…

Duvara resimleri astım.. Kediyi yavaşça kucağıma aldım, kızıma yazdığın yazı harika dedim…Çayı ocağa koydum, senin için “öldü” diyen herkesi kapattım, köye hiç gitmedim…Araba kullanmadım, dudaklarını henüz hatırladım…Neden hatırlatmadın…Hastane koridorlarında aradım, boşlukta aradım….Mektubunu okuyamadım…Annendi yolda beni avutan…Silindim…Soldum…Sensiz soldum…Bir gün yolda birini gördüm, sen nerde idin…Sen değildin…yaklaşamadım….

Bir kadın yolda…Tekrar “birde O öldü dedi….Beni bekler dedim. Kızımın elinden tuttum…Bekler dedim…Ben de…